Kategoriler
öykü

temiz iş

Kırk beş dakikadır yalnızca ben konuşuyorum. Bana hiçbir şey demiyorsun. Yüzüme bakmıyorsun. Daha doğrusu, hiçbir yere bakmıyorsun. Yüzünde hiçbir ifade yok. Büyük bir özenle yerleştirilmiş bomboş bir yüz ifadesi ile suratın hiçbir duyguyu betimlemiyor. Odanın karşısındaki aynadan yansıyan statik görüntün, devasa bir hayal kırıklığına uğramışçasına bozulmuş ve umutsuz görünmekte. Ve o hırıltılı sesin, alaycı bakışların, aşağılayıcı sözlerin, hiçbiri artık yok.

Kim bilir ne kadardır buradasın, değil mi? Ama ben tahmin edebiliyorum. Hatta biliyorum. Sana ilk baktığımda bunu anladım. Beş, altı saat geçmiş yalnızca. Hayal meyal de olsa vücudunun sıcaklığını kulaklarının arkasından, boynundan ve çenenin altından hissedebilmek mümkün. Bu yanıltıcı sıcaklık hissi, kabul ve idrak edilemeyen bir ölümün senin bedeninden yavaşça çekip aldığı bir ilüzyon sadece. Ve bedenin seni birkaç dakikalığında daha hayatta tutmaya çalışırken çırpındığın için yana doğru devrilerek halıyı boydan boya kahverengiye boyayan soğuk kahvenin içindeki buzlar eriyip kaybolalı saatler geçmiş.

Sapsarı ve ayrık dişlerinin saplandığı hamurlu tatlının üzerinde hâlâ diş izlerin var. Tırtıklı, yamuk ve düzensiz. Odanın etrafını çepeçevre kapatacaklar, sarı-siyah şeritler çekecekler ve bir zamanlar oturup dertleştiğimiz bu odaya “olay yeri” diyecekler. Sen artık iş ortağım değil, herhangi bir “maktul” olacaksın. Ben ise muhtemel “şüpheli”lerden biri olarak ifade verecek, belki de “şahit” olarak bir yerlere daha çağrılacağım. Ne bileyim ben. Hatta muhtemelen tatlılar üzerindeki salyandan DNA örneği almaları gerekecek. Dolayısıyla bu tatlıları yemede sana katılmam yasak.

Nasıl adamsın lan sen? Ayağına kadar geldim, bu karda kışta seni dışarı çıkarmak yerine evine bizzat geldim. Bana, ortağına bir tane tatlı ayırmamışsın. Hepsini de dişlemişsin ya da bıçakla kesmişsin. Bak, sırf sen yerinden kalkmak zorunda kalma diye kalktım gittim suyumu kendim aldım. Normalde olsa kızardın bana, senden rica etmemi isterdin. Ama artık bana kızmıyorsun. Ya da sövmüyorsun da. Ne oldu da birden bire sessizleşmeye karar verdin böyle? Oysa kaç cinayet aydınlattık, kaç suçluyu kıskıvrak yakalayıp parmaklıkların arkasına gönderdik. Ben sayısını bilmiyorum. Ya sen?

Yine cevap vermiyorsun. Sen bilirsin. Ben de su bardağımı yıkamadan lavabonun içine koyarım. Olay yeri inceleme ekipleri gelip benim DNA’mı ve parmak izlerimi bardağın üzerinde bulurlar. Ne bileyim, belki bir yerden saç telim çıkar. Cinayetten önce burada olduğumu düşünürler. Gözaltına alınırım hatta belki.

Adam akıllı ölmeyi bile beceremiyorsun. Kafaya koydun, ille de beni zora sokacaksın. Ölmekte bile berbatsın. Yaşamakta ise… Ben bir şey demeyeyim. Orantısız vücut hatların ve derinin altındaki devasa yağ tabakaları zaten ne kadar boktan bir hayat yaşadığını bizlere aktarıyor. Sıradan bir olay yeri inceleme çalışanı bu odaya girse, nefesin tıkanmadan kaç kat merdiven çıkabileceğini nokta atışı tahmin edebilir. Ve bu sayı, kutuda kalan tatlı sayısından daha az olacaktır.

Lan ben senden biraz da olsa bir fayda göremeyecek miyim? Kafana göre iş yapıyorsun. Öldürülmek senin neyine, bu kadar işin arasında? Utanmıyor musun hiç kendinden? Sen ölecek adam mıydın lan? Kendine bir sorsana hele şunları. Benim dediklerimi kendine bir de, bir sor. Ama yok. İlle de susacaksın, ille de sessiz bir bela olarak çevrendeki insanların hayatlarına devamlı müdahalelerde bulunacaksın.

Madem uyuklayacaktın, bari klimayı kapatsaydın. Üzerine ılık ılık üfleyen hava yüzünden tatlının üzerindeki çikolata sosu eriyip karton kutunun dibine yapışmış. Eğer bir tatlı almayı isteyecek olsaydım bile elim yapış yapış olacak. Ve yine kalkıp mutfağa gitmek zorunda kalacağım. Ellerimi yıkamak için. Ama sen ona da kızardın. “Beş adım daha at, git tuvalette yıka ellerini.” derdin. Şimdi onu da demiyorsun gerçi. Hiçbir şey demiyorsun ki. Yalnızca yere bakıyorsun.

Karton kutunun üzerine bantlanmış alışveriş fişini çıkartmaya tenezzül etmemişsin. Kapağı kaldırıp içindeki krema dolgulu ve çikolata soslu tatlıları aceleyle mideye indirmeye başlamışsın, besbelli. İnsan az ortağına da bırakır. Belki, der, ta ebesinin nikahındaki Kurtköy’den geliyor, ona da atıştırmalık ayırayım da geldiğinde yesin. Yok. Ulan dünyayı terk ederken bile cimrisin. Bana son bir puştluk yaparken yine aynı cimriliği koruyorsun. Ne prensipli adammışsın meğer.

Kız, bağır, bir şey söyle. Ama yok. Bari ağzını kapat. Sinek girecek, derler. Ama ben biliyorum, senin o at ağzın kutudaki tatlılardan son bir parça yiyebilmek için öyle kapçık gibi açık kalmış. İşaret ve baş parmağındaki çikolatayı silip öyle ölseydin bari. Sen düşün şimdi. Bedenini yıkayacak zavallılar, gider borusuna doğru salınıp giden suyun hafiften kahverengiye döndüğünü görünce ne düşünecekler acaba? Aralarından en azından bir tanesi bile onun kakao tozundan ve çikolata sosundan kaynaklandığını aklından geçirecek mi? Ben demiyorum, sen söyle. Sonuçta onlar senin tanıdıkların olacaklar. Ha bir de koskoca adamsın, hâlâ kendini dostlarına ailene yoldaşlarına yıkatıyorsun. İnsanda azıcık utanma olur.

Kafan otuz derecelik bir açıyla sola doğru yatmış. Avuç içlerin, sanki yaratıcıdan bir mucize beklermişçesine yukarı dönük. Aynı renginden en az beş tane bulundurduğun kravatın gevşemiş, gömleğinin sol manşetinin düğmesi kopmuş. Yine kimlerle ya da nelerle boğuşuyordun acaba? Bu sefer gerçek bir düşman var mıydı karşında? Yoksa “motivasyon” veya “zaman” gibi var olmayan şeylerle mi savaşırken fırladı o düğme kolundan?

Hayat sana çözülmesi çok zor problemler verdi diye mi isyan ediyordun, yoksa insanlığın kendi kendine bir otorite kurup onunla kavga etmeye çalışması sana zor mu geldi? Ne demek “Bu dünya bana göre değil.” lan? Öyle laf mı olur? Çık o “dünya”nın karşısına. De ki, senin sunduğun şartlar benim isteğime uygun değil. Ben yaşamak istediğim gibi yaşadığımda mutsuz oluyorum. Başkalarına göre yaşayınca mutlu oluyorum. Bu senin sorunun, de. Dünya da sana diyecek ki, “Sen de kimsin?”

Neyse, sen yine kurtuldun. Hadi yine iyisin. Şu pasaklı hâlinin, kolundan fırlayıp giden düğmenin ve yağlı saçlarının hiçbir önemi kalmadı. Öldün sen artık, değil mi? Bankada ne kadar paranın olduğu, hangi marka ayakkabı giydiğin, içine giydiğin donun üzerinde hangi ismin yazdığı, bunların pek bir önemi kalmadı artık. Onları da senden miras koparmaya çalışacak en az senin kadar puşt torunların ve bedenini evirip çevirip inceleyecek olay yeri inceleme ekibi elemanları düşünsünler. Sana ne lan? Öldün işte, ne güzel.

Ben yine seni düşündüm, gelirken iki lahmacun da sana aldım. Ama sen bana bir tane tatlı ayırmamışsın. Birkaç tane geriye kalan var ama onları da dişleyip bırakmışsın. Kahve desen yerlere dökülmüş, yerinden kalkıp temizlememişsin. Oysa ben, sırf sen yeşilliği bol seversin diye iki paket fazladan koydurdum poşetin içine. Ama sen?.. Düğmesi kopmuş bir gömlekle, yağlı saçlarla ve çikolata kaplı tombul parmaklarla devasa salonunda yapayalnız oturuyor, ölüyorsun.

Evet, senin için takdire şayandır belki. Odaya ilk girdiğimde fark ettim düğmenin kopuk olduğunu. Zaten bu eve adım attığım anda her şeyi biliyordum. Buraya geldiğimde seni bu hâlde bulacağımı biliyordum. O tatlıları sipariş ederken kaç lira bahşiş verdiğini biliyordum. Kuryenin saat kaçta burada olduğunu, yani en son hayatta olduğun saatlere dair şahitlik edebilecek tek kişinin evine saat kaçta gelip gittiğini biliyordum. Kurbağalıdere Caddesi boyunca yürüyüp açık bir mekan ararken sana karnının aç olup olmadığını sormak için telefon açtığımda asla cevaplamayacağını da biliyordum. Senin için fazladan yeşillik alırken senin bunları asla yiyemeyeceğini bilerek koydum poşete hepsini. Yani haberin olsun, hepsinin farkındaydım. Ama… Niye böyle uğraştım bilmiyorum. Yani, evden çık, ta Kurtköy’e kadar git, oradan geri gel, gecenin köründe açık mekan ara… Biliyordum, artık nefes almadığını. Ve göğüs kafesinin hareket etmediğini. Ama yine de telefonla aramayı, seni son kez ziyaret etmeyi ihmal etmedim. Veya yanında oturmayı, lahmacunların dördünü de yerken seni yalnız bırakmamayı ihmal etmedim. Tek bir cümle bile söylemeyeceğini biliyor olmama rağmen saatlerce kalkıp gitmedim. Ve eve gelirken bir şey lazım olup olmadığını sormak için yine seni telefonla aradım.

Herhalde, yalnızca işimi temiz yaptığımdan emin olmak istedim.

yazan: Yaman Ege

Yorum bırakın