Kategoriler
inceleme

the antlers – hospice (inceleme)

  1. Giriş

The Antlers tarafından 2009 yılında yayınlanan Hospice, bir yıl önce aynı grubun yayınlamış olduğu “New York Hospitals E.P.” adlı albümün devamı niteliğinde olan bir konsept albümdür. Albüm hem bir toksik ilişki alegorisidir hem de ölmekte olan bir insanın hasta bakıcısıyla arasındaki ilişkiyi anlatan bir konsepti işler. Albüm boyunca isimsiz bir Anlatıcı karakterini ve her şarkıda referans edilen Sylvia adlı karakteri gözlemleme şansımız olur. Elli bir dakika boyunca travma, kayıp, ölüm ve karşılıksız sevginin sınırları zorlanarak rahatsızlık verecek kadar ağır konular acımasızca dinleyiciye sunulur.

Bu yazı, Hospice adlı albümün müzikal ve sanatsal tarafıyla değil, hikâyesel kısmıyla ilgilenecektir. Albüm boyunca hikâyenin anlatılışını etkileyen müzikal unsurlar zaman zaman belirtilirken kapsamlı bir müzikal inceleme yapılmayacaktır. Ayrıca albümde aralara serpiştirilmiş gerçek hayat göndermeleri ve başka eserlere olan referanslar da belirtilecek, hikâyenin anlatıldığı tüm taraflar ve olası metaforlar da işlenecektir.

1.1 Albüm Adı

Albümün adı olan Hospice, genellikle ölümcül hastalıklara sahip kişilere yönelik özel bakım hizmetleri sunan kuruluşları ifade etmektedir. Bu hizmet, ölümcül hastalıkla mücadele eden hastaların hayatlarının son dönemlerini rahat ve huzurlu bir şekilde geçirmeleri adına yalnızca tıbbi bir yardımın dışında sosyal ve psikolojik bir destek hizmetini de kapsar.

Hospice hizmetlerinin temel amacı, hastanın ve ailesinin konforlu bir hayat sürebilmesi adına gereken desteği sağlayabilmektir. Hospice bakımı genel olarak bir hastanın ömrünün son altı ayında önerilir. Tedavinin mümkün kılınmaya çalışılmasından ziyade hasta ve çevresi için psikolojik ve sosyal destek sağlamak amaçlanır.

1.2 Sanatçılar

Albümdeki şarkıların şarkı sözlerinin büyük kısmı Peter Silberman tarafından yazılmıştır. Silberman, albümdeki neredeyse tüm şarkıların vokalistliğini yapmıştır. Oldukça kişisel bir albüm olduğu daha ikinci şarkıdan belli olsa da bu albümün yazım süreci sırasında Silberman’ın kişsiel deneyimlerinin ve ağır duygusal yüklerinin kaynağını tam olarak bilmek muhtemelen hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

Michael Lerner ve Darby Cicci katılımıyla tamamlanan albüm 2009 yılında bağımsız bir şekilde çıkış yaptıktan kısa bir süre sonra eleştirmenler tarafından olumlu yorumlar almış ve dinleyiciler tarafından çok kez takdir edilmiştir.

  1. İçerik

Albümün son hâlinde 10 adet şarkı bulunmaktadır. Albümün ilk yarısı eserin daha ağır ve duygusal tarafını yansıtırken ikinci yarı bir katarsis misali rahatlamayı ve hesaplaşmayı ele alır. Bir konsept albüm olduğu göz önünde bulundurulduğunda git gide değişen şarkı sözü seçimleri ve melodiler, albüm boyunca işlenen travma ile kaybın kabullenme aşamasına doğru acelesiz adımlarla ilerler.

Fazla kompleks olmayan enstrümantal yapısı hem dinleyiciyi fazla boğmaz hem de Peter Silberman’ın yumuşak vokaliyle birlikte uyumlu bir şekilde ilerler. Kimi yerlerde Silberman sesini bir hikâye anlatıcısından ziyade bir enstrüman olarak kullanır.

2.1 Şarkılar, Sözler ve Bağlam

Şarkıların yazarlığı çoğunlukla Peter Silberman tarafından yapılmış olup çoğu da yine Silberman tarafından seslendirilmiştir. Kendisi albüm boyunca karşımıza çıkan Anlatıcı (Narrator) karakterini canlandırır. Bahsi geçen duygusal ikilemler veya zorluklar, bu karakter çerçevesinde dinleyiciye aktarılır.

Anlatıcı genel olarak pasif, içe dönük ve travmatize olmuş bir karakter olarak gösterilir. Çektiği acılar karşısında hiçbir şey yapamıyor olmanın çaresizliğini kabullenip hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanan bir yapısı vardır. Bir Hospice hastanesinde hasta bakıcı olarak çalışmaktadır.

Albümde karşımıza çıkan bir diğer karakter ise Sylvia’dır. Kendisi ölümcül bir hastalık sebebiyle Hospice tedavisi görmektedir. Tedavi süreci ve geçmiş travmaları yüzünden yaralanmış bir kişilik olarak karşımıza çıkan Sylvia, albümde duygusal olarak tutarsız bir karakter şeklinde betimlenir. Albüm genel olarak Sylvia ve Anlatıcı arasındaki toksik ve dengesiz ilişkiyi aktarmaktadır.

Hospice albümü bir konsept albüm olarak oluşturulduğu için her şarkı, bir bütünün farklı parçaları olarak düşünülmüş ve bu şekilde ele alınmıştır. Bütünü tam olarak anlayabilmek için parçaları titizlikle incelemek gerekir.

2.1.1 Prologue

Albümün ilk şarkısı olan Prologue, albümdeki tek enstrümantal parçadır. Derin nefes alış veriş sesleri bize bir hastane odasını hatırlatır. Kreşendoyla birlikte bozulmaların ve takılmaların olduğu bir dijital piyano dinleyiciyi karşılar. Son derece yavaş tempoyla bir arada verilen uzun süreli notalar, dinleyicide melankolik bir duygu uyandırır. Şarkının sonlarına doğru bize eşlik eden sözsüz vokal ile gerçekdışı hatta ruhani bir hava yakalanır. Parçanın sonunda bir döngü gibi hissettiren gürültü, sonraki parça olan Kettering ile kusursuz bağlanmaktadır. Parçanın ses tasarımı hakkında kesin bir bilgi olmasa da bu gürültü, dinleyiciyi albümün merkezinde yer alan hastane atmosferine taşımak için güçlü bir unsurdur.

2.1.2 Kettering

Albümün ikinci ve en çok dinlenen parçası olan Kettering, Prologue’un sonunda başlayan gürültülerle açılarak yavaşça beliren yankılı bir piyanoyla başlar. Parçanın ilk iki cümlesi bile albümün ne ile alakalı olduğuna dair son derece önemli bilgiler vermektedir.

I wish that I had known in that first minute we met

Keşke ilk tanıştığımız anda biliyor olsaydım

The unpayable debt that I owed you

Sana borçlu olduğum o ödenemez borcu

Bu iki cümle iki farklı bağlamda incelenebilir: metaforik ve literal. Bu ifade, ilk olarak Anlatıcı’nın Sylvia’ya karşı hissettiklerinin onun üzerinde yarattığı yük ile sorumluluk hissini anlatır. Anlatıcı, Sylvia’ya yardım etmek ve onun acısını hafifletmek için kaldıramadığı bir sorumluluk yükünü taşımaktadır. Ancak “ödenemez borç” tabiriyle birlikte Anlatıcı’nın her türlü çabaya rağmen hâlen kendisini yetersiz hissettiği anlaşılır. Anlatıcı herhangi bir değişime sebep olamadığının farkındadır fakat yine de bu sorumluluğu taşımak zorundadır.

“Keşke ilk tanıştığımız anda biliyor olsaydım” sözü, Anlatıcı’nın bu sorumluluğu alırken neyin içine girmekte olduğunun farkında olmadığını ve her şeyin önceden farkında olduğu bir şekilde geriye dönüp bu tanışıklığı önlemeyi istediğini anlatır. Ancak Anlatıcı bu düşüncesi için bir suçluluk da hissetmektedir.

Şarkının ilk yarısında dinleyici, Sylvia’nın hastalığı hakkında ilk defa bilgi sahibi olma şansı elde eder. Bir çeşit kemik kanseriyle mücadele eden Sylvia’nın hastalığının hangi evrede olduğunu ve ne durumda olduğunu bilinmemektedir fakat yine aynı anda iki farklı anlama gelen bir cümle ile (You’d been abused by the bone that refused you / Seni reddeden kemik tarafından kötüye kullanılmıştın) Sylvia’nın geçmişindeki travmalara gönderme yapılır.

Şarkı ilerledikçe Anlatıcı, diğer hemşirelerin konuşmalarına şahit olmaya başlar. Ağır ilaçlar eşliğinde uzun uykular uyuyan Sylvia’nın odasında onu ziyaret eden Anlatıcı, bir başka hastane çalışanının Sylvia’ya “hurricane thunderclap” dediğini duyar. Bu tabirin ne anlama geldiğine dair kesin bir bilgi olmamakla birlikte iki muhtemel anlam ortaya çıkmaktadır: Bunlardan biri, Sylvia’nın esip gürleyen ve asabi yapısını niteleyen bir ifade olduğu yönündedir. İkincisi ise kesin olmayan kaynaklara göre “hurricane thunderclap” kalıbı, anlamlı ve mutlu bir hayat yaşarken ani bir şekilde hayatını kaybeden kimseyi ifade etmek için kullanılır.

Parçanın son yarısında Sylvia, Anlatıcı’yla konuşmak istemediğini ve artık gitmesi gerektiğini söyler. Çevresindeki diğer hastane çalışanları ise Anlatıcı’ya Sylvia’yı kurtarmanın hiçbir yolu olmadığını söylerler fakat Anlatıcı onlara inanmayı reddeder. Sylvia’nın peşini bırakması gerektiğine dair onlarca farklı mesaja rağmen Anlatıcı, Sylvia’yla ilgilenmeye devam eder.

Parçaya verilen isimle alakalı bilgiler son derece kısıtlı olsa da ABD’nin en tanınmış kanser tedavi merkezlerinden biri olan Memorial Sloan Kettering Cancer Center ile bağlantılı olabileceğini düşünen hayranlar çoğunluktadır.

İkinci bir seçenek ise Kettering’in İngiltere’nin Northamptonshire bölgesinde yer alan bir kasabaya referans olduğu yönündedir. Parçanın İngiltere’deki bu kasabayla bir bağlantısı olduğuna dair pek bir kanıt olmasa da The Antlers tarafından 2015 yılında yapan “In London” adlı derlemede Kettering parçasına da yer verilmiştir

2.1.3 Sylvia

Cızırtılar, dijital gürültüler ve birbirine karışan seslerle açılır Sylvia adlı parça. Daha sonra bu cızırtılar arka arkaya sıralanarak anlamlı akorlara dönüşürler. Böyle açılan parça, Peter Silberman’ın fazla baskın olmayan bir yükseklikte tutulmuş yumuşak sesiyle beraber bu albümün belki de en rahatsız edici parçasını okumaya başlar. Tüm bu parçaların birleşmesine ise oldukça kısık sesli bir kalp atış sesi eşlik eder.

Adından da anlaşılabileceği üzere bu şarkı Sylvia karakterine ithaf edilmiştir. Fakat konu referanslara geldiğinde Peter Silberman acımasız bir yöntemle bunu dinleyicilerine sunuyor:

Sylvia, get your head out of the oven

Slyvia, kafanı fırından çıkar

Go back to screaming and cursing

Çığlık atmaya ve küfretmeye geri dön

Remind me again how everyone betrayed you

Bana herkesin sana nasıl ihanet ettiğini tekrar anlat

Şarkının kreşendosunun ve doruk noktasının gerçekleştiği nakarat kısmında Sylvia ile Anlatıcı arasındaki dengesiz ilişkiye değinilir. Sylvia ilaçların ve tedavinin etkisiyle duygularını tam olarak kontrol edememeye başlar. Bu dengesiz ruh hâli ise Anlatıcı’nın kalbini kırsa bile Anlatıcı bir şekilde Sylvia’dan kopamaz. Sylvia Anlatıcı’nın sesini duyduğunda bile ona sinirlenirken Anlatıcı kendi sesinden nefret eder. İletişimleri de git gide bozulur. Artık Anlatıcı Sylvia’yı yalnızca o uyurken ziyaret etmeye başlar. Anlatıcı’nın Sylvia’nın uyanacağına dair inancı git gide zayıflarken yine de onu ziyaret etmeye ve Sylvia uyurken ona her şeyini anlatmaya devam eder. Çünkü içten içe Sylvia’nın onu duyacağını ummaktadır.

“Sylvia, kafanı fırından çıkar” ifadesi, Amerikan yazar Sylvia Plath’e oldukça açık hatta bir bakıma acımasız bir göndermedir. Hayatının büyük bölümünde depresyonla ve ruhsal çöküntüyle mücadele eden Sylvia Plath, 1963’te Londra’daki evinde hayatına son vermiştir. Olaydan önce çocuklarının olduğu odanın kapı altlarını ıslak havlularla tıkamış, daha sonra kafasını gazlı fırının içine sokup karbon monoksit zehirlenmesi nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

Ayrıca Peter Silberman’a bu albümün yazımı sırasında ilham olmuş olan Leonard Micheals’a ait “Sylvia” adlı romanda da benzer bir durum göze çarpar. Kitapta 1960’larda ilişki yaşayan iki gencin zehirli ve birbirlerine zarar veren ilişkileri anlatılır. İkilinin arasındaki bu toksik ilişki, Sylvia karakterinin intiharıyla sona erer.

Sylvia karakterinin oluşumunda Peter Silberman’ın ilham almış olabileceği birçok alan olsa da şimdilik bilinen ilham kaynakları bunlardır. Anlatıcı’nın bir önceki parça olan Kettering’deki çaresizliğini ve istemsiz bir sorumluluğu sırtlamaya çalışmasını pekiştirip Sylvia karakterine bağlayan bu parça, albümdeki en derin ve içten parçalardan biridir. Peter Silberman’ın ara sıra kırılan fakat yine de duyguları güçlü bir şekilde ifade etmeyi başaran vokali ile şarkı sözlerinin acımasızlığı birleşerek böyle bir eseri ortaya çıkarıyor.

2.1.4 Atrophy

Albümün ikinci en uzun şarkısı (07:40) olan Atrophy, albümdeki diğer parçalara göre daha sembolik ve soyut bir parça olmakla beraber içerisinde uzun enstrümantal bölümler bulundurur. Bir önceki parça olan Sylvia’ya göre çok daha sakin bir melodi izlenir. Silberman’ın yumuşak sesi çok daha kısık seslidir, sanki enstrümantal akışa eşlik eder gibi bir izlenim bırakır.

Parçanın sona ermesine bir buçuk dakika kala şarkının enstrümantal bölümü sona ererek dinleyiciyi yankılı bir akustik gitarla yalnız bırakır. Ardından Peter Silberman’ın sesi, şarkının geri kalanında olduğundan çok daha düşük bir sesle dinleyiciyi karşılar.

Someone, oh, anyone, tell me how to stop this

Birisi, herhangi birisi bana bunu nasıl durduracağımı söylesin

She’s screaming, expiring, and I’m her only witness

Çığlık atıyor, sona eriyor ve onun tek şahidi benim

Albümün yedinci parçası olan Two’da olduğu gibi bu parçanın sonunda da Sylvia’nın durumundan kimsenin haberdar olmadığı belirtilmektedir. Anlatıcı bu mücadelesinde yalnızdır. Sylvia ile yaşadığı kötü şeyler ve çektiği çaresizlikte bile yalnız kalmaya mahkûm edilmiştir. Kendine olan inancı git gide yok olurken –yani süresi dolarken– aciz bir hâlde tüm bunlara son vermenin bir yolunu aramaktadır.

2.1.5 Bear

Albümde hastane metaforunun dışına çıkarak toksik bir ilişkiyi zincirsiz bir şekilde gözler önüne seren ilk ve tek parça olan Bear, albümün son parçası olan Epilogue ile aynı melodiyi taşımaktadır. Parça, “Twinkle Twinkle Little Star” isimli İngilizce ninniye ait bir melodiyle açılır. Kulağa çocuksu bir enstrüman tercihi ile birlikte ninninin verilişi, ardından gelecek şarkı sözleriyle birlikte bir bütün oluşturur:

There’s a bear inside your stomach

Karnında bir ayı var

A cub’s been kicking from within

Bir yavru seni içeriden tekmeliyor

He’s loud, though without vocal cords

Ses telleri olmamasına rağmen fazla gürültülü

We’ll put an end to him

Ona bir son vereceğiz

Peter Silberman, konsept albüm boyunca işlediği hastane metaforundan bir anlığına vazgeçip dinleyiciye başarısız bir çiftin hikâyesini anlatmaya başlar. Genç yaşta anne baba olma ihtimali içerisinde, tereddüt ile şüphenin bir araya girmesiyle birbirlerinden iyice uzaklaşan bir genç çift anlatılır.

Sylvia’nın karnında büyümekte olan bebeği betimlemek için ondan “ayı” diye bahseder Anlatıcı. Bu şekilde bir metafor kurulmuştur çünkü ikili git gide gerçek olan şeyleri birbirleriyle daha az paylaşmaya ve birbirlerine karşı daha az dürüst olmaya başlamışlardır. Ayrıca “cub” kelimesi, İngilizce’de bir etçil memeli yavrusuna verilen isimdir. Metafor sadece paragraflar arası değil, tüm parça boyunca devam etmektedir.

Anne karnındaki bir bebeğin ses telleri, on iki haftanın ardından gelişmeye başlar. Çift bebek hakkında son derece endişeli olsa da hamilelik başlayalı fazla uzun bir süre geçmemiştir bile. Çift açıkça kürtajı düşünmektedir fakat ikisi de birbirine bunu söyleyemez, parça boyunca metaforlar havada uçuşur. Hâlihazırda birbirine katlanamayan bu genç çift, doğacak çocuğun onları sonsuza kadar birbirlerine bağlayacaklarının farkındadır.

Drink champagne although you shouldn’t be

Şampanya içiyorsun, içmemen gerekmesine rağmen

We’ll be blind and dumb until we fall asleep

Uykuya dalana kadar kör ve aptal oluyoruz

None of our friends will come, they dodge our calls

Hiçbir arkadaşımız gelmiyor, telefonlarımızı açmıyorlar

Şampanya içkisi genellikle kutlamalarda ortaya çıkan ve çabuk tüketilen bir içki olarak bilinir. Hikâyesine tanıklık ettiğimiz kişilerin (Sylvia ve Anlatıcı) ise kutlanacak bir şeyleri olduğu söylenemez. Her an Sylvia’nın rahminden dışarı hücum edebilecek olan bir bebek var fakat ikisi de bu konuda konuşmayı reddederek “kör ve aptal” gibi davranıyorlar.

Aralarındaki tutarsız ve toksik ilişki yalnızca ikilinin hayatını değil çevrelerindeki insanları da etkilemeye başlıyor. Bu yüzden çiftin arkadaşları artık onların telefonlarını açmıyor, çiftle görüşmek istemiyorlar. Anlatıcı ise bu duruma ne zaman alıştığını kendine soruyor.

Nakaratta karakterlerin tüm bunlar yaşanırken kendilerini nasıl hissettikleriyle ilgili tutarsız hisleri dinleyiciyi karşılıyor:

We’re too old

Çok yaşlıyız

We’re not old at all

Hiç de yaşlı değiliz

Çift bir yandan gençliklerinin tadını çıkarırken (Hiç de yaşlı değiliz) bir yandan başlarına gelen olaylar, ikisi gibi genç insanların baş edebilecekleri mücadelelerden çok daha ağırdır. Erken hamilelik, kürtaj kararı, içe atılan duygular, çevreden uzaklaşma ve ikilinin birbirine her geçen gün daha da yabancılaşması… Bir yandan da artık gençliklerinin sona erdiğini, (Çok yaşlıyız) bu noktadan sonra hiçbir şeyin bir daha aynı olmayacağını anlarlar.

Well we’re not scared of making caves

Mağaraya çekilmekten korkmuyoruz

Or finding food for him to eat

Veya ona yiyecek yemek bulmaktan

Anlatıcı burada metaforlarla konuşmaya devam etmektedir. Birlikte yaşayacakları bir aile ve ev kurmaktan çekincelerinin olmadığını açıkça söylerken bile yaşam alanı kavramından “mağara” olarak bahseder. Bu da Sylvia’nın karnında büyüyen bebeğin neden “ayı” olarak ifade edildiğine bir açıklık getirmiş olur.

Endişe duydukları şey dünyaya getirecekleri bebek değil, birbirleridirler. Onlar için bir bebek sahibi olup ev geçindirmeye başlamak çok büyük bir problem olmasa da ömürlerinin geri kalanını birbirleriyle geçirecek olmaları onların aklındaki tereddütün temel kaynağıdır.

When we get home we’re bigger strangers

Eve döndüğümüzde çok daha büyük yabancılarız

Than we’ve ever been before

Her zaman olduğumuzdan daha fazla

You sit in front of snowy television

Karıncalı ekranın karşısında oturuyorsun

Suitcase on the floor

Bavulun ise yerde

Bu çifti bir arada tutan tek şeyin bu doğmamış çocuk olduğu, evlerinde geçirdikleri vakitte ise birbirlerine yabancı gibi davrandıkları ifade edilir. Sylvia, ekranda hiçbir şey olmayan –yani yayın sinyali kesilmiş– bir televizyonun karşısına oturmuştur, bavulu yerdedir. Son cümle, albümdeki bir başka parça olan Two’ya açıkça bir gönderme yapmaktadır çünkü Two’da Sylvia’nın Anlatıcı’yı manipüle etmek için onu sürekli gitmekle tehdit ettiği, kıyafetlerini toplayıp kısa bir süre sonra geri dönmek üzere evi terk ettiği anlatılır.

Artık bu çiftin birbirleriyle paylaşacakları hiçbir şeyleri kalmamıştır. Kürtajın gerçekleşmesinin ardından bu ikili, birbirlerine daha önce hiç olmadıkları kadar yabancı olurlar. Aynı evde yaşamalarına rağmen artık birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şeyleri yoktur.

2.1.6 Thirteen

Kendisinden önceki parça olan Bear’ın sonunu getiren iki dakikalık bir enstrümantal bölümün ardından tüm sesler kesilir ve yalnız bir piyanoyla birlikte başlar Thirteen parçası. Albüm boyunca Peter Silberman dışında vokalistlik yapan tek kişi olan Sharon Von Etten, ilk ve tek olarak bu parçada bulunur.

Von Etten tarafından seslendirilen kişi, albümün başından beri bahsedilen Sylvia’dan başkası değildir. Fısıldamaya yakın bir ses tonuyla şu şarkı sözleri okunur:

Pull me out

Beni çekip çıkar

Can’t you stop this all from happening?

Tüm bunlara bir son veremez misin?

Close the doors and keep them out

Kapıları kapat ve onları dışarıda tut

Dig me out

Beni kazıp çıkar

Couldn’t you have kept this all from happening?

Tüm bunları engelleyemez miydin?

Dig me out from under our house

Beni evimizin altından kazıp çıkar

Sylvia açıkça Anlatıcı’ya tüm bunlara bir son vermesini, fişi çekmesini söyler. Her şeye son verebilecek tek kişi burada Anlatıcı’dır. Kapıları kapatıp kimsenin içeri girmesine izin vermeyecek tek kişidir Anlatıcı. Sylvia’nın Anlatıcı’dan dışarıda tutmasını istediği kişiler ise diğer hastane çalışanlarıdır. Sylvia yalnız olmak istediğini albüm boyunca çok kez dile getirmiş olsa da bu söylediklerinde yanında sadece Anlatıcı’yı istemekte, ona yardım için yalvarmaktadır.

“Dig me out” kısmı başladığı anda Peter Silberman da vokallere dahil olur. İkilinin yumuşak sesleri birbirine karışırken “Tüm bunları engelleyemez miydin?” sorusu ortaya çıkar. Bu soru Sylvia’ya değil, Anlatıcı’ya aittir. Tıpkı Kettering’de bahsettiği gibi aynı çaresizlik sürmektedir. Hiçbir değişiklik yapamıyor olmanın verdiği işe yaramazlık ile çaresizlik hissini Anlatıcı tekrar yaşamaya başlar.

“Beni evimizin altından kazıp çıkar” ise iki anlama gelmektedir. Bunlardan birincisi için “ev” ile kastedilen şeye odaklanmak gerekir. Birlikte kurdukları yaşam ve düzen, Sylvia’nın kendisini gömülmüş gibi hissetmesine sebep olmaktadır. Sylvia açıkça Anlatıcı’dan bunlara bir son vermesini isterken kendisini de o gömülü olduğu yerden kazıp çıkarmasını ister. Tüm sorumluluklar, birliktelikler ve acılar; Sylvia’nın kendisini sanki o evin altına bir yere gömülmüş gibi hissetmesine sebep olur.

İkinci anlam ise tıpkı albümün üçüncü şarkısı Sylvia’da olduğu gibi yazar Sylvia Plath’e bir göndermedir. 1953 yılında, Sylvia Plath henüz yirmi yaşındayken yaşadığı bir depresyon döneminde Plath hayatının ilk intihar girişiminde bulunmuştur. Evde bulunan uyku haplarını aldıktan sonra evlerinin bodrumunda bir köşeye çekilerek orada bilincini kaybeden Plath, uzun süre kayıp olarak akldıktan sonra annesi tarafından bilinci kapalı bir şekilde bulunmuştur. Zamanında hastaneye yetiştirilerek hayatta kalmış, yaşadığı bu deneyimini otobiyografik romanı The Bell Jar’da işlemiştir. Aynı albümdeki Sylvia gibi Sylvia Plath de evinin altında bir yerde yavaşça ölmeyi beklemiş fakat annesi tarafından kurtarılmıştır. Albümdeki karakter Sylvia ise Anlatıcı’dan onu çekip kurtarmasını ister.

2.1.7 Two

Bir önceki parça olan Thirteen’in yıkıcı melankolik melodisinin ardından oldukça hızlı bir tempoyla pozitif akorlara sahip olan Two, hikâyeyi tekrar bir hastane yatağının başına getirir. Anlatıcı artık yatağına dönüp uyuyacak kadar bile enerjisini kaybetmiş, Sylvia’nın başında bir sandalyede oturarak uyuklamaktadır. Yanına gelen doktor ona “Enough is enough.” yani “Bu kadarı yeterli.” der. Ardından Sylvia’yı kurtarmanın hiçbir yolu olmadığını söyler. Fakat Anlatıcı bunu ifade ederken “Bana istediğimi bilmediğim bir şey söyledi, seni kurtarmanın hiçbir yolu olmadığını” şeklinde bir cümle kurar. Yani içten içe Anlatıcı tüm bu süreçten yorulmuş, uykusuz kalmış, artık Sylvia’nın ölümünü isteyecek duruma gelmiştir.

İlk kısmın sonlarına doğru Kettering ve Sylvia parçalarıyla bir paralel kurulur. Kettering’de geçen “hurricane thunderclap” sıfatına ufak bir gönderme yapılır ve Anlatıcı, Sylvia’yı odasında ziyaret eder. Korkarak odasına girdikten sonra Sylvia’ya ağrılarını azaltacak birkaç ilaç getirir fakat Sylvia’nın tekrar Anlatıcı’dan nefret etmeye başlar. Ardından nakarat devreye girer:

You had a new dream, it was more like a nightmare

Yeni bir rüya gördün, daha çok bir kabus gibiydi

You were just a little kid, and they cut your hair

Küçücük bir çocuktun ve saçlarını kesmişlerdi

Then they stuck you in machines, you came so close to dying

Seni bir makineye bağlamışlardı, ölmeye çok yaklaşmıştın

They should have listened, they thought that you were lying

Seni dinlemeleri gerekiyordu, yalan söylediğini sanmışlardı

(…)

And no one paid attention when you just stopped eating

Ve kimse sen yemek yemeyi kestiğinde fark etmedi

“Eighty-seven pounds!” and this all bears repeating

“Kırk kilo!” ve tüm bunlar tekrar anlatılmayı hak ediyor

Kemoterapi ilaçları, git gide büyüyen kanser hücrelerine saldırırken bazı diğer hücrelere de saldırmak durumunda kalırlar. Bu hücrelere saç köklerindeki hücreler de dahildir. Tanı konulduktan kısa bir süre sonra bu ilaçlar sebebiyle kişi saçlarını kaybetmeye başlar. Sylvia rüyasında küçük bir çocukken kendisine tanı konmasını, bir makineye bağlanmasını, saçlarını kaybetmesini, kimsenin onunla ilgilenmediğini görür (yani geçmişe gider).

İlgisiz ve istismarcı ebeveynler, çocuklarının davranışları üzerine yeterince düşünmedikleri için anormallikleri fark etmeleri uzun sürer. Sylvia hastalanıp git gide zayıflarken ve bir yeme bozukluğu geliştirirken (muhtemelen anoreksiya nervoza) ailesi hiçbir şeyin farkında değildir. Anlatıcı ise tüm bunların tekrar tekrar anlatılması ve ibret alınması gerektiğini söyler.

İkinci kısma geçtiğimizde yine çift anlamlı görülebilecek ve diğerlerinden alakasız görünen bir cümle göze çarpar:

It killed me to see you getting always rejected

Sürekli reddedildiğini görmek beni öldürüyordu

Burada kurulan paralellerden birisi, albümün ikinci şarkısı Kettering ile ilgilidir. Anlatıcı, Sylvia’nın kemik kanseri sürecini anlatmak için “seni reddeden kemik” gibi bir tabir kullanır. Sylvia’nın bu acıyı çekmekte olduğuna tanıklık etmek Anlatıcı’nın canını yaktığı kadar akıl sağlığını da zorlamaktadır.

İkinci paralel ise yine Sylvia Plath ile ilgilidir. Plath’in 1953 yılındaki ilk intihar girişimi öncesinde misafir editörlük yaptığı bir sürecin depresyonu sürmekteydi. Aynı zamanda Plath yine bu dönemde Columbia Üniversitesi’nin yaz programına başvurmuştu fakat reddedildi. Tüm bu başarısızlıklar ve akademik baskılar onun depresyonunu daha da derinleştirdi.

İkinci kısmın sonunda ise aniden Bear’da gördüğümüz toksik ilişki anlatılır:

But you packed up your clothes in that bag every night

Ama yine tüm kıyafetlerini yine o çantaya doldurdun

I would try to grab your ankles, what a pitiful sight

Seni ayak bileklerinden yakalamaya çalışırdım, ne kadar acınası

But after over a year, I stopped trying to stop you from stomping out that door

Ama bir yılın ardından denemeyi bıraktım, o kapıdan kaçıp gitmeni engellemeyi

Coming back like you always do

Ve her zamanki gibi geri dönmeni

Bear’da Sylvia ve Anlatıcı’nın eve döndükleri anda her zamankinden daha büyük yabancılar oldukları anlatılır. Sylvia, karıncalanmış televizyon ekranının karşısına oturmuştur, bavulu yerdedir. Buradaki bavuldan Two’da “Ama yine tüm kıyafetlerini yine o çantaya doldurdun” kısmında bahsedilir. Başta Anlatıcı, Sylvia’nın manipülasyonlarına kanıp onu durdurmaya çalışır fakat Sylvia eninde sonunda eve geri döner, tipik bir manipülatörün yapacağı gibi. Bir süre sonra Anlatıcı artık denemeyi bırakır çünkü Sylvia’nın er ya da geç döneceğini biliyordur. Alışılmış bir çaresizlikle eylemsizliğe başvurur.

Two people talking inside your brain

Beyninde konuşan iki kişi var

Two people believing that I’m the one to blame

İki kişi de benim suçlu olduğumu düşünüyor

Two different voices coming out of your mouth

Ağzından iki farklı ses çıkıyor

(…)

Sylvia’nın dengesizleşmiş duygu durumları ile çelişkili hareketleri, Anlatıcı’nın durumu “Beyninde konuşan iki kişi var” diye betimlemesine sebep olmaktadır. Sylvia başına gelen her şey için Anlatıcı’yı suçlamaktadır. “Ağzından iki farklı ses çıkıyor” tabiri ise albümün son şarkısı olan Epilogue’da anlatıldığı gibi kendisine bağıran, küfreden ve ardından ağlayıp özür dileyen Sylvia’yı kastetmektedir.

Şarkının ilk kısmında parçaya verilen isimde geçen Two yani İki’nin Anlatıcı ve Sylvia olduğu düşünülse de ikinci kısımda bu İki’nin aslında Sylvia’nın iki tahmin edilemez tarafını ifade ettiği ortaya çıkar. Tüm bu kargaşanın ve Kettering’de bahsedildiği gibi “fırtına”nın ortasında kalan Anlatıcı bir noktada tüm bunlara alışarak bir şeyleri düzeltmeye çalışmayı bırakır.

2.1.8 Shiva

Albümün sonlarına doğru yaklaşırken Shiva ismi aslında Sylvia’nın ne durumda olduğunu ve Anlatıcı’nın muhtemel hisleri hakkında dinleyiciye bilgi vermektedir. Shiva kelimesi, bir ölünün ardından yapılan yedi günlük bir yas periyodu anlamına gelir. Aslında bu isim bile parçanın ne ile alakalı olduğunu bizlere anlatır. Sylvia’nın sonunun gelmesinin ardından Anlatıcı’nın girdiği kaçınılmaz yas sürecidir bu parçanın işlediği konsept. Anlatıcı, Sylvia’yı kaybetmesinin ardından yavaş yavaş onun yerini almaya başlar. Yani bu sefer bir hastane yatağında yatan kişi Anlatıcı’nın ta kendisidir.

Sylvia’da duymuş olduğumuz tuhaf gürültüleri ve cızıltıları andıran bir piyanoyla birlikte pozitif hatta yumuşak bir duygu oluşturan parça, şu sözlerle birlikte açılır:

Suddenly every machine stopped at once

Birden tüm makineler bir anda durdu

And the monitors beeped the last time

Ve monitörler son kez öttü

Hundreds of thousands of hospital beds

Yüzlerce, binlerce hastane yatağı

And all of them empty but mine

Ve hepsi bomboş, benimki hariç

Eğer toksik ilişki öyküsüne dönülürse tüm bunlar, Sylvia’nın Anlatıcı’yı terk etmesinin ardından geride bıraktığı iyileşmeyen travmayı ve boşluk hissini aktarmaktadır. Bahsedilen yatak, onların evliliklerini ifade eder. Anlatıcı bu yatakta tek başınadır, Sylvia’nın ardından yalnızlık onu yatağa gömülmeye itmiştir.

Hastane metaforuna göre ise Sylvia, Thirteen’de arzu ettiği sona erişmiştir. Yaşamsal değerleri gösteren monitörler son bir kere ötmüş, Sylvia’nın daha fazla hastanede kalmasına gerek kalmamıştır. Çünkü Sylvia’nın yatacağı yeni yeri önce morg, daha sonra da mezar olacaktır. Ki buna albümün son parçası olan Epilogue’da değinilir.

The bed was misshapen, and awkward and tall

Yatak eğretiydi, garipti ve yüksekti

And clearly intended for you

Ve belli ki yalnızca senin içindi

Anlatıcı yavaş yavaş Sylvia’nın yerine geçmeye başlar. Yorgunluktan zayıf düşen, yatağa bağımlı hâle gelen ve açıkça kendisine uymayan bir yere sığmaya çalışan Anlatıcı, “yatak” dediği şeyin üstünde yavaşça Sylvia’nın suretine bürünür.

Burada “yatak” denen şey gerçekten bir hastane yatağı da olabileceği gibi bir tabutu kastetmesi de oldukça olasıdır. Eğreti, garip ve hiç de rahat olmayan bir yatacak yer; yani bir tabutun içi. Aynı zamanda Epilogue’da geçen morg kısımlarında da Anlatıcı ve Sylvia’nın morgda beraber uyudukları anlatılır. Anlatıcı’nın bu yerde yatarken rahat edememesinin sebebi oranın bir yatak değil bir morg olmasından kaynaklanıyor olabilir.

Anlatıcı’yı yatağa yatıran Sylvia, bileğindeki bilekliği çekip koparır. Bahsi geçen bu bileklik, albümün kapağında da yer alan bir hastane bilekliğidir. Hastaların hastanede geçirdikleri vakit boyunca takmaları gereken bu bilekliği bırakan Sylvia, artık hasta olan kişinin Anlatıcı olduğunu ima edercesine onun gözünün önünde bilekliğini çıkarıp onu hastane yatağına yatırır.

The Antlers / Hospice – Albüm Kapağı

2.1.9 Wake

Şarkının çoğu, Anlatıcı’nın Bear ve Two’da bahsettiği çevresine zarar veren ilişkinin sona ermesinin ardından onu terk eden arkadaşlarına geri dönmek istemesini anlatmaktadır. Sonuçta artık işi bitmiştir. Sylvia artık bu dünyada değildir VEYA ikili dahil herkese zarar veren bu toksik ilişki sona ermiştir. Hastane metaforuna göre Anlatıcı’nın Sylvia’da bahsettiği işi artık anlamsızdır, Sylvia’yı kurtarmakta başarısız olmuştur. Onu ilişkisinden çekip kurtarmak isteyen (aynı Thirteen’de söylendiği gibi) her arkadaşını kendisine düşman belleyen Anlatıcı, Sylvia’nın yokluğunda bu savaşa bir son vermeye karar vererek arkadaşlarını tekrar yanında istemeye başlar.

So now I’m sleeping next to mouse traps in a bed of all our clothes

Fare kapanlarının yanında, kıyafetlerimizin içinde bir yatakta uyuyorum

While I hope that she won’t come home

Ve onun eve gelmeyeceğini umuyorum

It was easier to lock the door and kill the phones

Kapıyı kilitleyip telefonu kapatmak çok daha kolay

Than to show my skin

Kendi yaralarımı göstermekten

Because the hardest thing is never to repent for someone else

Çünkü en zor şey başkası için pişmanlık duymak değil,

It’s letting people in

İnsanları içeri almak

“Fare kapanlarının yanında” ifadesi, hem fiziksel hem de ruhsal bir huzursuzluğu betimlemektedir. Uykusunda bile tek gözü açık, tereddüt içerisindedir Anlatıcı. Kapıyı kapatıp telefonları açmamak çok daha kolaydır, ağır bir depresyonda kişi kendi yaralarını dışarı göstermektense iyice içine çekilerek tüm kapıları kilitler ve kimseyi içeri almaz. Savunmasız görünmek ve insanların ona yardım etmesine müsaade etmek, Anlatıcı’yı korkutmaktadır. Güven problemleri ile terredüt yüzünden tüm arkadaşlarından uzaklaşır, yardım kabul etmez.

Well, you can come inside, unlock the door, take off your shoes

Kapıyı açıp ayakkabılarını çıkarıp içeri girebilirsin

But this might take all night

Ama sana bunları anlatmam tüm gece sürebilir

To explain to you, I would have walked out those sliding doors

O kayan kapılardan çıkıp giderdim ama

But the timing never seemed right

Zaman hiç doğru görünmedi

When your helicopter came and tried to lift me out

Helikopterin gelip beni çıkarmaya çalıştığında

I put its rope around my neck

Onun ipini boynuma doladım

Anlatıcı artık birilerini içeri almaya ve hikâyesini paylaşmaya isteklidir fakat bunun zor ve uzun bir süreç olacağını düşünmektedir. Burada bahsedilen “kapı” hem duygusal hem de fiziksel bir kapının açılmasını ifade eder.

Ona yardım etmek isteyen kişi burada bir yardım helikopteri metaforuyla anlatılır. Bu kişi Anlatıcı’ya doğru bir ip göndererek onu o durumdan çekip kurtarmak ister fakat Anlatıcı bu yardımı kabul etmek yerine ipi boynuna dolayıp kendine ve yardımcı olmak isteyen kişiye zarar vermeyi sürdürür. Bu durum, depresyon ve travma yaşayan bireylerin kendilerini kurtaracak çözümleri ısrarla reddetmelerini yansıtır.

“Zaman hiç doğru görünmedi” sözüyle de Anlatıcı’nın muhtemel kaçışları devamlı ertelediğini, aksiyon alamadığını ve eylemsizliğe başvurduğunu anlatır. Çünkü Anlatıcı’yı o durumdan kurtarmaya çalışan insanların girişimleri bile Anlatıcı tarafından bir tehdit olarak algılanır. Ancak bu şarkının son kısmıyla birlikte Anlatıcı artık anahtarları elinde tutmakta ve insanları içeri almaktadır. Artık yardım almaya, insanlara kalbini açmaya ve kendini affetmeye hazırdır.

Şarkının son kısmında Anlatıcı ne Sylvia’ya ne de bir arkadaşına konuşmaktadır; Anlatıcı kendiyle konuşmaya başlar:

Don’t be scared to speak, don’t speak with someone’s tooth

Konuşmaktan korkma, başkasının sözleriyle konuşma

Don’t bargain when you’re weak, don’t take that sharp abuse

Zayıflığınla pazarlık yapma, o ihmali kabul etme

Some patients can’t be saved, but that burden’s not on you

Bazı hastalar kurtarılamaz ama bu yük senin omuzlarında değil

Don’t ever let anyone tell you you deserve that

Kimsenin sana bunu hak ettiğini söylemesine izin verme

Anlatıcı bu noktada sonra kendisine öğütlerde bulunmaktadır. Kendisini ifade etme cesaretini bulmasını, kendi düşüncelerini savunması gerektiğini söyler. Kendisini savunmasız bırakmamasını, toksikliği kabul etmemesini öğütler. Başına gelen her şeyin suçlusunun o olmadığını hatırlatarak kötü muameleye maruz kaldığında bunun haklı olduğuna inanmaması gerektiğini söyler. Kısaca Anlatıcı kendisine özsaygısını yitirmemesini söylemeye çalışmaktadır.

Fakat son iki satırda Sylvia ile de bir paralel çizmek mümkündür. “Bazı hastalar kurtarılamaz ama bu yük senin omuzlarında değil” ifadesi, Sylvia’ya da söylenebilecek bir şeydir. Sylvia da hayatının son kısımlarında hastanede bir makineye bağlı hayatta kalmaya çalışırken zaman zaman kendisini kaybederek umutsuzluğa düşmektedir fakat Anlatıcı ona bu yükün sahibinin o olmadığını söylemektedir. Ve son olarak Anlatıcı Sylvia’ya kimselerin ona tüm bunları hak ettiğini söylemesine izin vermemesini söyler. Bu söz şarkı boyunca defalarca tekrarlanır. Bu sözden anlam çıkartması gereken kişi yalnızca Anlatıcı değil aynı zamanda Sylvia’dır. Bu hesaplaşmanın ardından büyük bir katarsisle beraber albümün son şarkısına geçiş yapılır.

“Kimsenin sana bunu hak ettiğini söylemesine izin verme” cümlesi söylenirken Atrophy’nin sonunda yer alan kısa parçadaki melodinin aynısı kullanılır. Tek başına bir gitar, Peter Silberman’ın sesine eşlik eder. Tıpkı sonraki parça olan Epilogue’da akustik gitarla Silberman’ın vokalinin baş başa kalması gibi.

2.1.10 Epilogue

Bear’ın melodisini kullanan Epilogue, albümün son parçasıdır ve bizi son bir kez daha bir hastaneye götürür. Anlatıcı’nın Sylvia’nın ardından tuttuğu yası ve anma sürecini tüm çıplaklığıyla anlatır. 

Anlatıcı aynı Two’da bahsedilen Sylvia’nın rüyalarına benzer bir kabus görür. Uyandığında ise artık burası bir kanser koğuşu değildir, bir morgdur. Anlatıcı burada Sylvia’nın yavaşça gömülüşünü izler fakat dayanamayıp onu o çukurdan çıkarmak ister. Fakat Sylvia yalnızca oraya birlikte gömülmek istemektedir, mezardan çıkmaya niyeti yoktur.

Toksik ilişki öyküsüne göre bu davranış, Sylvia’nın düzelmeyi değil toksik ve zararlı ilişkiyi sürdürmeyi arzu ettiğini gösterir. Anlatıcı onu bu durumdan çekip çıkarmak istese de Sylvia bir manipülatör olarak hâlinden memnundur, Anlatıcı’yla beraber ilişki mezarında beraber çürümek istemektedir.

Ve dinleyicileri tekrar Sylvia parçasına götüren o nakarat burada devreye girer: 

You’re screaming

Bağırıyorsun

And cursing

Ve küfrediyorsun

And angry

Ve sinirlisin

And hurting me

Ve beni incitiyorsun

And then smiling

Daha sonra gülümsüyorsun

And crying

Ve ağlıyorsun

Apologizing

Özür diliyorsun

Bu satırlar, bahsi geçen toksik ilişkinin sıkışmış olduğu döngüyü anlatmaktadır. Sylvia Two’da söylendiği gibi her şeyden Anlatıcı’yı sorumlu tutarak onu suçlar, tüm öfkesini ona yansıtır. Anlatıcı ise tıpkı Sylvia parçasında olduğu gibi tüm bunları kabullenip alttan alır. Sylvia pişmanlık belirtisi gösterir, ağlayıp ondan özür diler fakat bu döngü her seferinde böyle devam eder.

But you return to me at night just when I think I may have fallen asleep

Ama geceleri tam uykuya daldığımı sanarken bana geri dönüyorsun

Your face is up against mine, and I’m too terrified to speak

Suratın benimkinin hemen dibinde ama konuşmaktan korkuyorum

Kabuslar devam etmektedir, Anlatıcı bizzat Sylvia’nın kendisi tarafından lanetlenmektedir. Kollarını kıpırdatamaz, hiçbir şey söyleyemez. Tipik bir karabasan yaşarken bile Sylvia’nın yüzünü görmeye devam eder. Uyku uyuyamaz bir hâle gelen Anlatıcı, Sylvia parçasında Sylvia’ya o uyurken her şeyini anlatırken bu sefer karşısındaki Sylvia’ya hiçbir şey söyleyememektedir. Artık biri uyurken diğerinin ona her şeyini anlattığı kısımda sandalyeler değişmiştir. Artık Anlatıcı uykuyla uyanıklık arasında sıkışıp kalırken Sylvia’nın hayaleti onu lanetleyip geceleri onu odasında ziyaret eder.

Enstrümantal açıdan son derece sade olan bu parça, son nakaratlarda Silberman’ın sesinin git gide incelip kırılmaya başlamasıyla birlikte Anlatıcı’nın yaşadığı içten içe parçalanma duygusunu güçlü bir şekilde verir. Son nakarat bittikten sonra başlayan Shiva’dakine benzer bir piyano yavaşça azalarak kaybolurken Anlatıcı’nın sesi bir daha duyulmamak üzere ortadan kalkar.

  1. Kapanış

Albümün anlatmaya çalıştığı hikâyenin yazım aşamasına pek çok farklı kişi ve eser ilham kaynağı olsa da bu albümün Peter Silberman için oldukça kişisel bir proje olduğu son derece açıktır. Silberman şarkılarda geçen bazı kısımları gerek internette gerek röportajlarında cevaplandırsa da albümün karanlık tarafında kalan ve dinleyicilerin yorumuna bırakılmış çok fazla kısım bulunmaktadır. Bu da bir bakıma konsept albüm fikrine uymaktadır ki bu fikri uygulamakta The Antlers takdire şayan bir iş çıkarmıştır.

Albüme ek olarak bir başka parça olan Sylvia (An Introduction) adlı eser, albümün önemli eserlerinden olan Thirteen, Bear ve Epilogue adlı eserlerin melodisini bir araya getiren bir ekstradır. Kim olduğu belirsiz bir anlatıcı tarafından Sylvia’nın geçmişini aktaran bu eser, günümüzde Spotify gibi müzik dinleme platformlarında The Antlers’ın resmi Hospice albümü içerisinde yer almasa da internette bu şarkının izlerine ulaşmak mümkündür. Kimi hayranlar için ise bu parça, albümün on birinci ve son parçasıdır.

Yoruma açık olması ve aynı eser üzerinden pek çok farklı hikâyenin anlatılabiliyor olması sebebiyle Hospice, şu zamana kadar yapılmış en iyi konsept albümler arasında rahatlıkla yer alabilecek potansiyele sahiptir. Kişisel deneyimlerin başka insanların da anlayabileceği bir şekilde sunulmasıyla birlikte hastane gibi boğucu bir ortamın toksik bir ilişkinin boğuculuğunu vermesi için kullanılması oldukça zekice bir tasarım seçimidir. Eserin bütünlüğü her parçada korunur ve böylece güçlü bir anlatım ortaya çıkar. Ayrıca her parçanın diğerinden farklı bir müzikal altyapıyla donatılmış olması, böyle güçlü bir hikâyeyi son derece sanatsal bir yolla yorumlayarak izleyicilerin huzuruna sunuyor.

Yaman Ege – Kasım 2024

Yorum bırakın