Masmavi gözleri, soluk sarı teni, kumral uzun kirpikleri vardı. Ufak bir burun, hemen altında da parlak dudaklar… Kılsız suratında tek bir ifade bile yoktu. Donuk bakışları, yılların getirdiği belli belirsiz melankolik bir kokuyu yaymaktaydı. Onunla aynı havayı soluyacak herkes bu kokuyu alabiliyordu. Taze biçilmiş çimen, mandalina ağacı, mor salkım dalları, kahve çekirdeği… İşte böyle bir kokuydu.
Korkunun ve yaşanmışlığın izleri olarak çehresine nüfuz eden koyu renk halkalar, masmavi parıldayan gözlerinin altında bir verimsiz toprak gibi. Görmezden gelinmeye yüz tutmuş kusurlar gibi. Veya bir yakın arkadaşın toprağı, mezarındaki kum gibi. Veya kirpiğinin kopan bir parçası, yanağına düşmüş. Dileyecek hiçbir şeyi yok.
Çok güzel bir adamdı bu. Upuzun, dalgalı, sapsarı saçları vardı. Omzundan dökülerek göğsüne kadar iniyordu güneş ışığı rengi sarmaşıklar. Göğsünden yola çıkıp sarmaşıkları tırmanarak gırtlağa ulaşan keder, adamın göğsü inip kalktıkça dengesini kaybediyordu. Sapsarı yapraklı ağaçların ortak kararla bir araya gelip uçsuz bucaksız bir orman oluşturmasını andırıyordu saçları.
“Bir mezar taşı dikmek için ne güzel bir yer. Yeni doğan güneşin zerrin saçlara ışıması gibi.”
Güzel yüzlü adam… Fakat içinde kim bilir kaç kişinin cesedini taşıyordu? Dünyanın en küçük arpını çalabilecek kadar narin ancak bir sevgiliyi boğarak öldürebilecek kadar zalim, sert kemikli parmaklar… Bu eller kim bilir kaç mezara toprak döktü? Zafer sarhoşluğu kadar çocuksu bir neşenin soluk bir pencere camına yansıması, anlamsız bir suretin tezahürü…
“Açık pembe gökyüzü, bize yüzünü dön. Ellerimizdeki kanı lila rengi yağmurlarla temizle ne olur!” Fakat Tanrı, gittiği yerde ona merhamet etmeyecek olsa bile ona soracaktır. Cennet, onun sorularının cevaplarına hakim.
Susturulamayan sesler, hiç yanmamış ormanları anımsatır. Her içtiğinde tadı farklı gelen bir nehirde iki kez yıkanmak gibi. Dünyaya henüz fırlatılmışken yabancı sularda vaftiz edilmek gibi. Ancak kimse ona ölülerinin küllerini bir yağmur eşliğinde bu nehre serpmeye fırsat vermedi. O küller, lodos eşliğinde memleketlerini terk etti. O küller, duvarlara yazılar yazdı.
“İğrenç bir insansın sen. Ortada hiçbir sebep yokken seni seven herkese karşı tam bir zorba gibi davranırken hiç utanç hissetmiyor musun? Nasıl kıyabildin onca zararsız ruha, onca yeri dolmaz ruha? Sırf sana olmaktan korktuğun kişiyi hatırlattıkları için mi? Yoksa senin aksine doğruları söylediler diye mi?”
Sen, işte, böyle bir şeyi hatırlatıyorsun. Güneş rengi saçların tel tel kopuyor. İçinden diyorsun ki, keşke kopan kıyamet olsa. Veya feleğin birbirine saydam halatlarla bağlı kölelerinin başları kopsa, yere düşse ve bir küçükbaş hayvan cesedi gibi tepeden aşağı yuvarlansa. Kurbanlık koyun gibi…
Ne güzel bir elbise! Belki de açık grinin en güzel hali üstündeydi. Öyle bir elbise ki, sırtından dışarı taşan inci rengi kanatlarını kusursuzca gizlemekteydi. Fakat ne bir melek, ne bir koruyucu; ne bir kuş, ne bir ölüm şakıyan bülbüldü. Hiçbiri değildi bu adam. Mucizevi güzellikte gözleri, bitmek tükenmek bilmeyen cesareti, soğuk duruşu ve sıcacık elleriyle mermerden bir heykel kadar uğraşılmış bir duruşu vardı. Biliyordu, fakat bilmek istemiyordu.
Çok fazlaydı, artık. Yorgundu, o. Ruhunu dinlendirmesi, geçmişinde demlenen travmayı söndürmesi gerekiyordu.
Arzu azaldı artık, gün ışığı saçlım. Habis halüsinasyonlarla uzay boşluğunda süzülüyoruz. Hunharca, munzurca, mürekkep kokusu burnumuzu yakacak kadar yoğun.
Eriyen mumlar artık sırtına damlıyor, okyanus gözlüm.
Ah, evet, taç… Kendi kendine verdiğin o taç. Kim bilir kendine o tacı takmak için ne gönüller fethettin, ne tarlalar ezdin…
Ayaklar altına alınmış üzüm salkımları, yaraladığın insanların kanlarıyla birleşerek testilere dolduruluyor. Verdiğin her ziyafette her bir misafir, kayıp umutlardan ve yara kabuklarından yapılma bir şarap içiyor.
Papatyaları öldürdün, onların yerine bodur ağaçlar bitti o kumların üstünde. Sen kumdan değil, taştan kalelerin peşinden koştun hep.
Melek yüzlü hayalperest… O melek suratının arkasında kamburu çıkmış, kırışıklıkları belirmiş, ellerini ovuşturan kırmızı suratlı bir iblis vardı hep. Sırtından kan içtiğin yoldaşlarının kanı dudaklarına ilk defa değdiğinde hissettiğin azap. Evinden uzak, geçmişi gelmişine tutsak.
Her ölüm, bir nefesi anımsatır. Her nefes, her buğulu göz için, her bir damla. Kan çanağı değil, kum batağı denir.
Kendi kendini var eden, git gide gevşeyen gök mavisi prangalar sürüldü yerlere. Son defa yalan. Hiç var olmamış, uydurulmuş tütün tarlaları. Terk et artık, göğüs kafesinde çınlayan tınıları. Vazgeç artık, ahmakça bir arayışın çığlıkları. Git gide sessizleşen, uzak köylere mırıldanan; kanatlı, parlak düş kırıklıkları.
yaman ege