Kategoriler
öykü

cihangir’de bir kedi sevdim

Cihangir’de bir kedi sevdim. Simsiyah tüyleri vardı. Siyah kumaş pantolonuma sürtünüp durdu. Pek konuşkandı. Çirkin bir sesi vardı ama en azından konuşuyordu. Zeytin rengi kocaman gözleri vardı. Şaşıydı. En azından konuşurken gözlerime bakıyordu.

Altın rengi bir tasması vardı boynunda. Eğilip tasmadaki minik madalyonu ters çevirdim. Marsık imiş adı. Cihangir kedisi tabii, diye geçirdim içimden. Argo falan ama güzel ismin var. Bir şeyler mırıldandı fakat anlayamadım. Belki de anlamam için söylememişti. Yalnızca öyle mırıldanıyordu. En azından konuşuyordu.

Taksici Mecidiyeköy’den Cihangir’e kadar tek kelime etmedi. Dikiz aynasından bile yüzüme bakmadı. Her kırmızı ışıkta sağ elinin parmaklarını sarı bıyıklarına sürttü. Yüz doksan lira tuttu hesap. İki yüz uzattım, üstü kalsın dedim. Tek kelime etmeden parayı iki parmağıyla kaptı. Ben daha araçtan inmeden telefonundaki taksici uygulamasından müşteri aramaya başladı.

Sabahın köründe Adile Naşit Sokağı boyunca yoğun bir kavrulmuş soğan kokusu vardı. Ama sokakta yürüyen tek kişi bendim. Ufak tefek kahvecilerde soğuk sandviç ve filtre kahve ile kahvaltı etmeye çalışan beyaz yakalıları saymazsak “bir yere giden” tek kişi bendim.

Neci olduğunu anlayamadığım bir dükkanda ocaktan alınan sıcacık bir menemenin tekinsiz dört adamın oturduğu bir masaya servis edilişini gördüm. Gözünün feri sönmüş yaşlı dükkan sahibinin yorgun bakışlarını gördüm. Müşterilerin gözlerindeki hayvani açlığı gördüm. Bunların hepsi birkaç saniye içerisinde gerçekleşti ama bu insanların hiçbiri beni görmedi. Yalnızca tesadüfen orada bulunan ve tesadüfen bunlara tanık olan rastgele biriydim onlar için.

İnsanlar nefes alıp veriyorlardı. Gözleri kapanıp açılıyordu. Göğüs kafesleri inip kalkıyordu. Ağızlarını açıp konuşuyorlardı. Ama bu insanlar ölüydü. İçleri ölüydü. Bakışları ölüydü. Onlar için ben de bir ölüydüm. Hepimiz ölüydük, ölüyorduk, ölmüştük ve ölecektik.

Binalar da ölüydü. Kapısı penceresi kırılmış, dış cephesi bitap sarmaşıklar tarafından işgal edilmiş ve terk edilmiş olması dışında başka pek bir özelliği olmayan binalar sarmıştı bu insanları. Önce binalar başlamıştı ölmeye. Daha sonra insanların içindeki kişi. En son da insanın kendisi.

Ne binaların ne de bedenlerin içinde yaşayan birileri vardı. Binalar da bedenler de tereddüt içinde yaşanıp bitmiş hikâyelerin mağduruydu. Ve binalar da bedenler de son derece geçiciydi.

Üstünde hiçbir şey yazmayan bir banka oturdum. Çevremden geçip giden insanlara baktım. Etrafımda ağaçlar vardı, gözüm ona takıldı. Onları dünyada tutan kökler, insanlarınkinden çok daha güçlüydü. Gördüğüm insanların hiçbirinin tutunmayı istemediğini hissediyordum yüzlerine bakınca. İçin dışa müdahalesi azami düzeye erişmişti.

Artık insanlar birbirleriyle konuşmayı bu yüzden seçmiyordu belki de. Herkes anlaşılmak istiyordu fakat kimse bir şey anlatmıyordu, şikâyetlerimize göre. Fakat belki de insanın yüzünden okunuyordu ne olup olmadığı.

Belki de Ziya Paşa hâlâ haklıydı. Belki de lafı değildi kişinin aynası. Belki de kıyafeti değildi kişiyi ulu yapan. Belki de kaldıramazdı o kadar ağırlığı insan.

Cihangir’de bir kedi sevdim. Simsiyah tüyleri, zeytin rengi gözleri vardı. Kıyafete ihtiyaç duymuyordu. Bir başkası olmasına gerek yoktu. Altın tasma da taksan kedi yine kediydi. Ve her nasılsa kedi bunun farkındaydı. İnsanların yapamadığını kedi yapıyordu.

Çirkin bir sesi vardı ama en azından konuşuyordu.

Şaşıydı ama en azından konuşurken yüzüme bakıyordu.

yaman ege

Yorum bırakın