“Tamamen kaybolmasına ne kadar kaldı?”
“Sonuçlara bakarsak en iyi ihtimalle 2 ay.” Freyja soruya cevap verirken kafasını sallıyordu sakince, gözlerini sisli pencereden çekmeden büyük bir kabullenmişlikle. Ne de olsa geç yaşta ölmek için erken yaşta kabullenmek gerekliydi. Donuk, ifadesiz bakışlarla bakıyordu muhatabına.
Karşı tarafın herhangi bir karşılık vermesini beklemeden dosya çantasıyla el çantasını alıp ayağa kalktı. Giydiği topukluların üzerinde durmakta zorluk yaşadı ilk başta. Mavi gömleğinin kollarını ilikleyip, siyah atkısıyla boynunu kapattı, muhtemelen dışarı çıktığında rüzgâr yüzünden atkısının bir tarafı yine düşecekti. Freyja bütün bunları yaparken dikkatle onu izleyen Colin ortam pek müsait olmasa da sigarasının dumanını havaya üflemeye devam ediyordu.
“Çok güzelsin, Freyja.” uzun uzun düşünmenin arkasında saklanan bir düşüncesizlikle söylenmişti bu. Freyja anlık gelişen olayların kahramanı olmayı sevmezdi, ama bugünden sonra öğrenmek zorunda kalacaktı. Giydiği kabanın yakasını düzeltirken arkadaşına cevap vermeyi ihmal etmemeye çalıştı.
“Bunu söylemen pek de etik değil, Colin…” Freyja’nın bunu söyleme nedeninin saklanmak istemesinden kaynaklandığını düşündü Colin, asla saklanmayan bir kadının kelimelerle ikisinin de üstünü örtmeye çalıştığını anladı. Sigarasından bir fırt daha alıp iç çekti, havada daireler çizen dumanı izlemektense Freyja’ya odaklanmayı seçti. Colin bugün her zamankinden daha az sıradan, her zamankinden daha kuraldışı, her zamankinden daha az gerçekti, çizdiği resimlerdeki adamların renkleri kadar gerçek.
“Bu hangi amaçla söylediğime göre değişir.” Ama her zamanki kadar inatçı ve haklı olduğuna inanacak kadar kibirliydi.
“Pencereye yaslanma şeklinden, sigaranı parmak uçlarından tutmandan, başını hafiften yana doğru eğerek konuşmandan, sesindeki ciddiyetin arkasına saklamaya çalıştığın… Nasıl desem… İhtiras, evet evet ihtirastan bu cümlenin hangi amaçla söylendiği belli değil mi sence de?” Sigarasının izmaritini masasının üzerindeki 27 sayfalık ince kitabın üstüne basarak söndürdü. Bu defteri ona Freyja bugün hediye etmişti. Ancak Colin buna dikkat etmediği gibi Freyja da umursamadı. Colin, Freyja’nın tam karşısında duracak kadar ileri gitmek için çok geç kalmıştı. Bu yüzden yeni bir hataya daha yol vermeden kapıları kapattı. Ellerini göğsünde birleştirerek yeniden eski kibirli duruşuna döndü.
“Peki, belki beni yakaladın, ama…” Freyja konunun gideceği yeri artık eski heyecanıyla merak etmiyordu. Kendi içinde biten heyecanı Colin’da yeniden uyandırmak ise başlı başına hak edilmiş bir zafer olurdu ikisi için de.
“Ne önemi var öyle değil mi? Her neyse, Colin. Bu akşam yemeğe çıkalım mı?” Freyja eyleminin karşısına bariyer örmemek için düşünmeden söyledi bunları. Colin için bu teklifin hangi aşamalardan geçtiği çok büyük önem taşımıyordu, anlamlı olan kısım sözcüklere dökülmüş olmasıydı.
“Vay canına, hiç beklemediğim kadar hızlı oldu bu. Aslında daha önce benim sormam gerekliydi… Ama evet. Bu akşam çıkalım. Ama istersen önce çay içeriz, yani isteğin üzerine tabi.” doğrusunu söylemek gerekirse, kabul etmesi Freyja için büyük bir lütuftu. Colin’ın aksine o bunu çok iyi biliyordu.
“Ve Colin, bunu unutmadan söylemek istiyorum ki, seni seviyorum.” gariptir ki, Freyja adeta gururlu bir rakip gibi karşısında dimdik durarak gözlerini onunkinden kaçırmamak için savaş vermiyordu. Colin’in anlamlı bakışlarını karşılayan donuk bakışları yüzünden kendisini yanlış anlaması da olası bir ihtimaldi ve engelleyecek tek kişi yine de kendisiydi. “Yani seni istiyorum, bilirsin ya, zihnim ve… Ve bedenim seni istiyor. Seninle viski içip, sabaha kadar uzun-uzun konuşmak istiyorum. Seni gerçekten seviyorum, Colin.” Arkadaşının dediklerini olgunca bir sakinlikle karşıladı Colin. Onun söylediklerini çoktan bekleyen ama umut etmenin verdiği yorgunluk çökmüştü ruhuna.
“Freyja, sen bunu yapmak zorunda değilsin, yani önemli değil. Senin beni sevmen önemli de, yani yapmak için yapma. Ama ben seni seviyorum.” Colin’ın zihninde kendisine karşı gelen bütün düşüncelerin sebebi de Freyja tarafından sevgi göreceğine olan inancı bitiren de yine aynı kişiydi. Hayal olmayacak kadar gerçek, gerçek olamayacak kadar da uzaktı Colin’a.
Colin’ın daha önce defalarca söylediği cümlenin anlamının sıradanlaşmadığını göstermekten ötürü sesinin tonunu değiştirmesi, yüzündeki arınmış saf tebessüm Freyja için her şeyden daha önemliydi. Onlar istediklerine rağmen hem de.
“Beni sevdiğin için teşekkür ediyorum, ben de seni seviyorum. Gerçekten seviyorum. Bunu şimdi söylemek doğru mu bilmiyorum ama bunu senden saklamak ya da sana söylemek, her ikisi de kendim için yapacağım eylemlerdi. Şimdi sana kendim için seni sevdiğimi söylüyorum.” Daha fazla bir şey söylemeden dışarı çıktı. Sanki beklemeden giderse Colin ona inanacaktı.
Dışarısı beklenen bir soğuklukla karşıladı Freyja’yı. Kış daha yeni girmesine rağmen aralık ayı öfkesini sessizce gün yüzüne çıkarmıştı. İnsanın vücudunu donduran soğuk karşısında tek bir yaprak bile kıpırdamıyordu. Havanın kendisi görünmezce yaşayanlara meydan okuyordu. Onları dokunmadan iterek toplu taşıma alanlarına sığınmalarına sebep oluyordu.
Tren istasyonunda vagona binmeye çalışanlarla inmek isteyenler arasındaki anlaşmazlık büyük bir trafik oluşturuyordu. Bu trafik tren kapılarından istasyon kapısına kadar devam ediyordu.
İstasyona daha yeni varmış olan Freyja giriş kapısında sıkışıp kalmıştı. Saat altıda oluşan yoğunluğa alıştığından dolayı bunu artık çok da umursamıyordu. Endişelendiği tek şey çantasındaki yazılarla dolu sayfalardı. İnsanlar ilerledikçe o da küçük-küçük adımlarla ilerliyordu. X-ray cihazında çanta kontrolden geçtikten sonra kartında kalan son bozukluklarıyla bilet aldı.
İnsanlar o kadar sıkışmıştı ki, geçmek için boş bırakılan yerlerde bile duruyorlardı. Vagonlara giden yürüyen merdivenin her bir basamağında iki bazen üç kişi duruyordu. Freyja bir anlık yürüyen merdivenin kırılacağını düşündü. Dünya aceleyle eve gitmeye çalışan tüm bu insanların ayakları altından kayıp gidecekti. Onları eve götürmesi gereken trenlere ulaşamadan ölüm trenlerine bineceklerdi. Bu trajedinin kurbanlarından biri de Freyja olacaktı.
Tüm bu düşüncelerin üzerine çökmesine dayanamadı, sıkıca yürüyen merdivene tutundu. Aşağıya giderken gardaki büyük insan topluluğu yüzünden merdivendeki tüm insanlar oldukları yerde sıkışıp kaldılar.
Freyja daha fazla ortada kalamayacağını anladığında zorlukla da olsa sıkıştığı yerden çıkıp yukarı giden yürüyen merdivene yöneldi. Bir an önce istasyondan çıkmak için merdivenleri ikişer ikişer çıkıyordu. Başarıyla çıkış kapısına ulaştığında soğuk hava kütlesi sertçe çarptı yüzüne.
Kabanın yakalarını kapatıp zaten soğuktan çatlamış ellerini ceplerine yerleştirdi. Gökyüzündeki siyah bulutlar takım halinde birleşmeye başlamışlardı, ince kumaşın altından deriye sızan soğuk Freyja’ın adımlarını hızlandırmasına sebep oluyordu. Büyük adımlar atıyor, iki saatlik yürüme mesafesinde olan evine çabucak yetişmeyi umuyordu.
Sokaklardaki yüksek binaların arkasında gizlenen eski gotik yapıların arasından geçip küçük eski evlerin olduğu mahallelere dalıyor, öğrenciler için açılan kafelerin önünden yürüyüp giderken zihninin ona hazırladığı filmi izliyordu. Eski binanın yanında karşıya geçmek için yeşil ışığın yanmasını beklerken karşı caddede bulunun eski kilisenin giriş kapısındaki kaldırımların kenarına bırakılmış siyah çöp poşetlerini fark etti. Bakışlarını basamaklardan çekmeden sanki birilerinin ya da birinin gelip o poşetleri almasını bekliyordu.
Freyja hemen hemen her gün iş yerine yarım saatlik mesafede olan bu kilisenin karşısından geçebilmek için iki istasyon önce iniyordu. Sabahın erken saatlerinde tüm caddedeki çöpleri toplayan bir çöp toplayıcısı o basamaklarda oturup sigarasını tüttürürken etrafına bakınıyordu. Açık mavi gözlerinin etrafı uykusuzluktan morarmış, sakallarının içine gömdüğü yüzüyle, soğuktan burnu kızarmış halde orada öylece oturuyordu. Uzun boylu denecek birisi olan bu adamın üzerinde açık mavi renkte daha çok sonbahara uygun ince mavi mont oluyordu. Bazen kafasını dizlerine yatırır, bazen de öylece dalıp giderdi. Kendisinin haberi olmasa bile bu çöp toplayıcısı Freyja’nın yolunu uzatma sebebiydi.
Ona kafayı takmış durumdaydı. Rus olduğunu düşündüğü bu adama kendi kafasından isimler veriyor, onun hikayesini oluşturmak için sürekli düşünüyordu. Belki de kendisine göre oldukça sıradan olan bu adamın hiç bilmediği hayatına arka plan hikayeleri tasarlıyor, okuma-yazma bilgisinin olup olmadığını bilmediği bu çöp toplayıcısını eserlerinin baş rolü yapıyordu.
Freyja asla yanına gidip de onunla tanışmayacaktı, ama kendi içinde onu hep tanıyacaktı. Yaşamı boyunca asla kazanamadığı varlığını Freyja ona hediye edecekti.
Bugün yine oturduğu eski kaldırımların yanında siyah çöp poşetleri vardı. Kiliseden elinde eski bir kemanla çıkarak kaldırımlara oturdu. Kemanın akorlarını düzelttikten sonra, çalmaya başladı. Daha ilk o hafif notaların esintisi rüzgarla savrularak Freyja’nın nefesine doldu. Hayatında duyduğu en zor müziklerden daha karmaşık, su damlalarından daha şeffaftı. O kadar yumuşak bir müzikti ki bu, kendi içinde kamufle ettiği öfkeyi sadece uzun süre keman çalan insanlar anlayabilirdi diye düşündü Freyja. Bir melek denizin üzerinde kanat çırparak ona şarkı söylüyordu sanki. Hiç kimsenin dikkat etmediği o sokakta çalmak yerine tüm dünyanın duyacağı büyük bir sahnede çalmalıydı o çöp toplayıcısı kendi bestesini. Müziğinin notalarını etrafa neşeyle saçtıktan sonra Freyja’nın yeteneğinin ulaşamayacağı bir mertebeden gülümseyerek bakıyordu ona, etrafı siyah çöp poşetleriyle sarılmış adam.
Freyja adamın sakalları ardına saklanmış tebessümünün beklenmedik gerçekliğiyle karşılaştı. Adam siyah çöp poşetini alıp yeniden kiliseye geri döndü. Freyja olanlara bir anlam veremiyor, kendi kafasında bir zemine oturtamıyordu.
Önce ek bir eylemin eve geç varmasına sebep olup-olmayacağını anlamak için saatini kontrol etti, Colin’la olan bir buçuk saatlik buluşmasının üzerinden tam yarım saat geçmişti. İçeride neler olduğunu merak ettiğinden adamın ardından kilise bahçesine girdi. Bahçedeki irislerin bir çoğu solmak üzereydi. Çoktandır sulanmadığı belli olan bahçede yaşayan yegane çiçekler sadece bir kaç tane kadife çiçeğiydi. Kilise binasının etrafı temizlenmemiş, etraftaki toz insanın nefesine doluyordu. Freyja bahçede durmak yerine kiliseye girdi.
Burası çoktandır kullanılmayan eski harabe bir kiliseydi. Uzun süredir hiç kimsenin tavandan sarkan örümcek ağlarını, yerde topaklanmış tozları temizlemediği belliydi. Ancak kenarda duran siyah battaniye ve kapakları tozlanmış eski püskü kitaplar burada birilerinin yaşadığını gösteriyordu. Aynı köşede iki demir fincan, az önce ödüllendirilen eski bir keman, bir sürü kağıt ve odun yığınları dizilmişti. Freyja’dan önce binaya dahil olan çöp toplayıcısı o köşeden bir kaç tane odun alıp köşesinden bir kaç adım ileride duran demir varilde yaktı. Üzerine demir bir çaydanlık yerleştirdi.
Frejya hiçbir şey yapmadan karşısındaki adamın tüm hareketlerini izliyordu. Çaydanlığın kapağı kaynadığını belirtmek için yerinden fırladığında adam kenarda duran iki fincanı çayla doldurup misafirperverliğinin göstergesi olarak birini Freyja’ya uzattı.
“Joseph.” Freyja emin olmak istemediği konuda önemli bir bilginin ağırlığını taşımak konusunda pek de güçlü sayılmazdı. Bu yüzden kendisine uzatılan fincanı alması bir kaç saniye sürdü. “Merak etmeyin, temizdir.” Freyja dikkatini dağıtan yan fikirlerden kurtulmak için eyleme geçerek fincanı nezaketle aldı.
“Teşekkür ederim.” iki tarafında yüzünde oluşan durgun tebessüm refleks olarak yerleşmişti oraya. Altında herhangi bir his veya düşünce yoktu.
“Burası bir süredir kullanılmıyor, yaşamak için ideal gibi göründü gözüme.” çöp toplayıcısı yani diğer adıyla Joseph daha fazla konuştukça Freyja da belirsizliklerinin aydınlamasının üzüntüsünü yaşıyordu. Dikkatini daha başka noktalara çekerse konuşmanın biteceğini düşündü, ama oradan çıkıp gitmeyi aklına bile getirmedi. Tereddütsüzce duruyordu kilisenin tam merkezinde. Muhatabının dikkatinden kaçınmak için kendisinin de konuşması gerekti.
“Hiç bir kilisenin duvarında böyle resimler görmedim daha önce.” onları kimin çizdiğini bilmemenin yaratıcılığına yararı olduğuna inanıyordu garip bir şekilde. İnsanlar gerçekten de bilmedikleri konularda fazlasıyla yaratıcı olabiliyorlar. Freyja da cahil dehasıyla hareket etmek istemişti, muhatabından uzaklaşarak sol tarafındaki duvardaki resme yaklaştı.
Kilise duvarına boydan boya çizilmiş gerçekçi bir film karesi gibiydi. Merkezde duran figür devasal mavi kanatlarını önünde birleştirmiş, gövdesini ve yüzünü kanatlarının ardında gizlemişti. Kanatlarının birleştiği tepeden tutarak onları ayırmaya çalışıyor ya da sadece tutunuyordu kendince. Kadife çiçeklerinden oluşan büyük bir bahçede tam merkezde duran bu kocaman figürün etrafından geçip giden insan topluluklarından hiç kimse ona dönüp bakmıyor, sanki olması gereken buymuş gibi umursamazca ilerliyorlardı yollarında. Onlara kanatları arasında kalan küçücük boşluktan bakan karakterin mavi gözlerindeki derin hüzün kendisini belli ediyordu. Resimdeki melankolik atmosferin bir diğer kaynağı siyah bulutlarla kaplı gökyüzünde parlamaya çalışan güneşin önünü kesmesiydi. Fakat güneşin ışığı bulduğu küçücük bir boşluktan sızarak figürün kanatlarının demir zincirlerle arkasındaki taş köprüye bağlandığını belli ediyordu.
Freyja resmi dikkatlice incelerken Joseph kendinden uzaklaşmış kadına birkaç adım yaklaştı. Resmin etkisiyle büyülenmiş Freyja yanında biten adamı fark etse bile gözlerini karşısındaki görüntüden çekmiyor, bakışlarıyla adeta oraya ışınlanmaya çalışıyordu. Ortam bir taraf için çok gürültülü diğeri içinse çok sessizdi. Joseph görünen sükutu bozarak konuşmaya başladı.
“Siz resimlerle ilgilenir miydiniz?” Freyja dikkatini resimden ayırmak zorunda kaldı. Hemen yüzüne çöken hüzün ve bezginlikle cevapladı soruyu.
“Sadece kendi yazdıklarımla. Yazarım ben, eserlerimde zihnimde yarattığım fakat kabiliyetim izin vermediği için tuvale dökemediğim resimleri betimlerim.”
“Fakat siz mühendissiniz diye biliyorum.” Hayatında ilk kez konuştuğu bu adamın onun hakkında bildikleri ilginçtir ki şaşırtmadı Freyja’yı. Hatta şaşırmamasına daha çok şaşırdı. Artık içinde bulunduğu duvarlarındaki resimler bu çöp toplayıcısından daha ilgi çekici gelmişti ona. Gözle görünür olanları anlamak daha rahatlatıcıydı Freyja için. Diğer resimleri incelemek için döndüğünde o an önünde durduğu dışında tüm duvarların düz gri betonlardan ibaret olduğunu fark etti. Duvarlarla tavana birleştirdiği yerden başlayan çatlakların bazıları çok genişlemiş ve çökmek üzereydi. Ama hepsinde çizimler olduğuna emindi, yaşadığı basit bir göz yanılsaması da olabilirdi, uzun süredir çektiği uykusuzluk nedeniyle halüsinasyon gördüğünü düşündü. Fakat yine de emin olmak için ev sahibinden yardım almaya karar verdi.
“Bu duvarlarda daha önce resimler yok muydu?” Joseph elindeki metal fincanda kalan çayın son yudumlarını alırken soruyu cevapladı.
“Vardı, iki ay önce yaşanan ufak bir sarsılma sonucunda üst kısımlar tamamen döküldü, geriye sadece bu taş yığınları kaldı. ” Çöp toplayıcısının söyledikleri Freyja’ya mantıksız geldi, sanki baştan savmak için verilmiş bir cevaptı. Yapmayacağı ya da yapmaması gereken şekilde üsteledi.
“Ama en azından izlerinin kalması gerekmez mi, yani dediğiniz pek mantıklı değil. Ayrıca ben buraya ilk kez geliyor olmama rağmen o duvarlarda resimleri gördüğüme eminim… Yani…” Joseph umursamazca, bardağına yeniden çay doldurdu.
“Buraya ilk kez geldiğinizden emin misiniz? Yani bence ilk kez değildir. Aslında şöyle de olabilir, gelip kapıdan geri dönmüşsünüzdür ne dersiniz?” Freyja pek dindar bir insan sayılmazdı, bu kiliseyi de hayatında ilk kezdir görüyordu, hatta muhtemelen bu ilk ve son gelişiydi.
“Hayır, buraya ilk gelişim. Bahçesine bile girmedim daha önce… Her neyse artık gitsem iyi olacak.” Birkaç dakika önce eline tutuşturulmuş fincanı sahibine geri uzattı.
“Duvarlardaki resimler tamamen silinmiş olabilir, ancak tavana çizileni görmeden gitmeniz çok büyük kayıp olur, Freyja.”
Freyja o ana kadar sadece düz önüne odaklanmaktan başka hiç bir noktaya bakmadığını anladığında istemsiz bir utanç ve pişmanlık hissetti. Joseph fincanı alırken eline dokunduğunda istemsiz bir tebessüm oluştu yüzünde. Yeniden ilgisinin ona yöneldiğini bakışlarını üstündeki resimlere bile bakmak için ondan çekmeyerek belli etti. Çöp toplayıcısı kendi eşyalarının içinden aldığı siyah bir battaniyeyi kilisenin tam merkezine serdi. Kendinden emin ama bir o kadar da nazik bir şekilde elini karşısındaki kadına uzattı.
“Burada uzanıp bakarsan daha rahat göreceksin. Biliyorum pek rahat değil ama mükemmel görüş sunuyor. Ben de genelde öyle yapıyorum.” sanki geleceği görüyormuş gibi ya da muhatabını kontrol ediyormuş gibi sakindi, yaşanacakları bildiğinden emindi.
Yaşananları ve yapılan teklifi hiç yadırgamadan kendisine uzatılan eli kabul ederek yerdeki siyah battaniyenin üzerine sırt üstü uzandı Freyja. Joseph de yine kendi tavrından ödün vermeden misafirinin tam yanına yattı. Freyja ona karşı gelmiyor, zamansız bir teslimiyetle olayların akmasına izin veriyordu aynı kubbenin altında… Aynı, siyah renklerden ibaret tablonun altında.
Sanki kara kalemle beyaz kağıda çizilmiş gibi kilisenin tavanına çizilmiş resimde yer yüzündeki nehir yatağı tamamen kurumuş fakat yeraltındaki nehirdeki su delice akıyordu. Bu iki nehir birbirinden yeraltındaki nehrin üzerini tamamen kapatan çok ince taş bir tavanla ayrılmıştı. Yeraltındaki nehrin başladığı yerde yetişen selvi ağaçları kendi doğasına karşı çıkmıştı. Nehrin dalgalı sularına kapılmış, sadece dikkatli bakıldığında görülen kanat ilk önce görülen resimdeki figüre aitti. Nehir yatağının etrafı kurumuş kadife çiçekleriyle kaplı iri kayalarla çevrelenmişti. Tümü simsiyah olan resimde farklı renklerle çizilmiş tek figür arkası dönük bir şekilde yer yüzündeki çorak nehir yatağının içinde duran adamdı. Kahve rengi bir kazak ve bej rengi bir pantolon giymiş, tüm bu kıyafetlerine zıt bir şekilde sırtında av silahı taşıyordu. Gökyüzüne uzattığı sağ elindeki kıpkırmızı sıvıyı aydınlatan takım yıldızının ışıkları parmak uçlarındaki kırmızı damlalara yansıyordu. Sanki ellerinden çıkan yaşam gücüyle takım yıldızını uyandırmıştı. Resim büyük bir duyguyla öyle sınırsız bir gerçekçilikle çizilmişti ki, Freyja sanki çizimdeki gök yüzünden gelen ışığın üzerilerine yansıdığını düşünerek Joseph’a bakmak istedi, fakat bedeni sözünü dinlemedi.
“Artık hareket edemezsin, kendini yorma.” Freyja’nın gözlerine dolan damlalar onu boğuyordu, kolunu kaldıramıyor, gözlerini kapatamıyordu. Yüzüne çöken dehşetin gölgesinin ağırlığını tüm bedeninde hissetti. Boğazına dolan ölümle mücadele ederken sadece bir kaç kelime fısıldadı.
“Çay… Çayda…” cümlesini tamamlayamadan Joseph konuşmayı devraldı.
“Evet, ama benim ikram ettiğimde değil… Bulduğun çözümle hem Colin’a, hem de bana çok büyük zarar verdin. Merak ediyorum, sürekli kilit altında tuttuğun beni ondan daha çok sevdiğini mi düşünüyor?” Freyja umarsızca konuşan bu adamı öldürmeyi o ana kadar hiç bir şeyi istemediği kadar çok istedi. Susmasını ya da uzaklaşıp gitmesini değil tamamen yok olmasını arzuladı, diğer tüm isteklerini arka plana atarak. Freyja acıyı bile hissetmeme başladığını anladıkça Joseph daha çok konuşuyordu.
“Kendine olan bağlılık yeminin, kendine verdiğin önem yüzünden beni hep geri plana attın, benden o kadar nefret ettin ki. ama biliyor musun Freyja, anlamıyorum benden mi nefret ettin yoksa sana ait olmam düşüncesinden mi? Hiç mi düşünmedin belki de sen bana aitsindir, Freyja. Neye üzülüyorum biliyor musun? Tamamen kaybolacağım gün buraya gelmeyi seçtin, eğer beni sevmediysen neden kaybolmam senin için bu kadar önemliydi?” Freyja duyduklarını anlamaya çalışırken büyük bir korku kütlesi kalbini eziyordu. Tek bir kelime söylemek için sarf ettiği çaba karşılıksız kalıyordu.
“Tüm çöplerimi toplayıp geriye sadece bembeyaz sayfalar bırakacağım gün bile Colin’la buluştuğunda ona gideceğimi söyleyip bu kadar büyük bir istekte bulunduğunda dahi kendini düşündün sen. Freyja sen genel olarak seni sevenleri sana zarar vermeleri için kullandın. Ne de olsa ben gidersem senden geriye hiç bir şey kalmayacaktı. Colin seni hiç sevmemiş olacak, hayatında hiç var olmamış olacaktı. Ne garip değil mi Freyja? Yok oluşsal evrimini daha hayattayken tamamlayacaktın.” Joseph konuşmaya devam ediyordu, fakat sesi çok zayıflamıştı.
Freyja’nın gözlerindeki damlalar kurumuştu. Freyja’nın zihnindeki tüm düşünceler sınırlandırılmıştı. Freyja’nın bedenindeki tüm kemikler taşlamıştı. Freyja’nın bakışları nahifçe saçlarını okşayan avcıya odaklanmıştı. Freyja’nın kalbi 2 saat önce durmuştu.
deniz s.