Kameramanın sigarasından çıkan duman beyaz floresanların önüne geçip ışığı kırıyor. Ortamda sigara içmeyen tek güruh, arada ekrana gösterilen ve her şeyi oyuncak hikayesi filmindeki eli çanlı maymun gibi alkışlayan izleyiciler. Bir de yüzünde götünden daha çok gerginlik olan emekli pop star sunucu. Tabi programdan önce kaç gram ot tüttürdüğünü tahmin etmek imkânsız veya bu programa çıkmadan önce kaç çocuğa uygunsuz şekilde dokunduğunu. Bildiğim tek şey, bu pedofili bağımlının programına dedemin Kore savaşından getirdiği otantik, seramik çay takımını fiyatlandırmak için geldiğim.
Televizyonda illa ki görmüşsünüzdür, çok yaşlı olan ama yaşını göstermeyen eski pop yıldızı bir sunucu ve yanında her türlü maldan anlayan bir antikacı vardır. Bu ikili sizin o çok değerli aile yadigârı eşyanızı inceler ve günün sonunda o eşya cidden dediğiniz gibi tarih dolu mu yoksa bir milyoncudan alınma çakma bir şey mi öğrenirsiniz. Eğer cidden değerli ise çok şanslısınız, program çıkışı tüm antikacılar kıçınızdan ayrılmayarak o eşyaya sahip olmak ister. Lâkin sahte ise canlı yayında tüm ailenizin adı karalanır, rezil olursunuz. Seçim sizin. Kıçı yiyen gelsin.
Kıçım yedi, buradayım. Sahnenin arkasındayım, adımın anons edilmesini bekliyorum. Beklerken yanıma sıska, kocaman kulaklığı boynunda asılı olan eh boylarda bir adam geldi, “Senden önce çıkana adamın çakısı tam bir milyon etti, beş dakika sonra çıkacaksın, bakalım sen de milyoner misin?” dedi. Adama ölü gözlerle baktım, cebimden çıkardığım siyah naneli şeker paketinin fazlalık kağıdını yırttım ve içinden çok güçlü bir naneli şeker aldım. Sıska eleman paketime uzandı, iki tane aldı. Pakette zaten dört tane kalmıştı. Şimdi iki tane bana kaldı.
Umarım zengin olurum yoksa çok sinirleneceğim.
Sırf buraya gelmek için ülkenin öbür ucundan uçtum, üstüne otel kiraladım. Böyle programlara katılmak için otel parasını peşin verdiklerini sanıyordum. Aslında öyle de yapıyorlarmış fakat bazı yarışmacılar yüksek meblağ otel parası alıp akrabalarında kaldığı için peşin ödemeyi bırakmışlar. Bundan dolayı cebimdeki son birkaç yüzlüğü otele bayıldım.
Ağzımdaki naneli şeker iyice küçüldü. En son kalan parçayı dişlerimle kırarak ikiye ayırdım. Ortasındaki saf nane aromasını dilimin ucuyla yalamaya başladım. Ağzımın içi ve beklediğim kulis sıcacık olduğu için bu saf nane aroması zaten sıvılaşmıştı. İçini yalamayı bitirdikten sonra yarım şekerleri dişlerimle un ufak edip yuttum. Bir tane daha atacaktım ki sıska eleman geri geldi, bir dakikaya sendeyiz, dedi. Şeker paketini tekrar cebime attım. Üstümdeki siyah tişörtün omuzları kepek olmuştu. Omuzlarımı silkeleyerek temizledim. Lacivert kot pantolonumun katlanmış paçalarını açtım. Bel simidimi saklamak için pantolonumu biraz yukarı çektim. Kemerimin tokasını düzelttim. Tam saçımı sola yatıracakken ismim anons edilmeye başlandı. Dumanlı kulisten çıktım, sola döndüm, sağa döndüm ve bir kamera önümden beni takip etmeye başladı. Girişimi yapıyordum.
Kameraya hiç bakmadan soğuk ve ketum gözükmeye çalışıyorum, böylece izleyici elimdeki eşyaya güvendiğimi sezecektir.
İkinci soldan dönünce sahnedeydim. Sahnede direkt sunucu kadınla el sıkıştık. Tonunu doğada bulamayacağım sarı renk saç, dar paça siyah kot ve mavi renk bir crop. Crop neredeyse tüm göbeğini kapatıyor ama bir crop olduğu belli. Yüzünün gerginliği ve göbeğinin gerginliği uyuşmadığı ve yüz farklı, göbek farklı bir insana aitmiş gibi gözüktüğü için kapatmış olmalı.
İki tane bar taburesi ve ortasında bir masa vardı. Masanın üzerinde kocaman kırmızı bir buton duruyordu. Eğer ürün sahteyse sunucu bu butona basarak tüm salon boyunca yankılanan iğrenç bir gülme efektini başlatıyordu.
Sandalyeye oturdum. Kadından inanılmaz ağır ot kokusu ve çocuk teri kokusu alıyordum ama umursamamayı seçtim. Sunucu bana botokslarının izin verdiği seviyede güldü. Daha sonra Tekrar bir anons başladı. Profesör bilmem kim anons ediliyordu. Benim çay takımımı incelemesi için apayrı biri çağrılmıştı.
Artık yeni konsept buymuş, farklı ürünlere farklı uzmanlar. Daha önceki tek uzman birden fazla hatalı karar verdiği için artık işi bilene vereceklermiş.
Kafamdaki plan bunağı kafalayarak malı satmaktı ama şimdi gelen bunağı tanımıyordum. Bunak yavaşça sahneye yürüdü, seyircilerin içerisinden geliyordu. Tam bir sürpriz olması için kulise alınmamıştı. Yaşlı bunak sahneye vardı ve reji ekibinden iki kişi ona hemen tekli koltuk getirdi. Çok obezdi, obeziteden bile kiloluydu. Üstünde beyaz gömlek ve lacivert bir takım elbise vardı. Kravat takmamıştı. Ben o boynu bir kravatın sarabileceğinden emin değildim. Uzman, sunucu ve benle el sıkıştı, tahtına pardon koltuğuna oturdu.
Ve işte şimdi ürünümün anonsu yapılıyor.
Tüm stüdyo bir anda yeşil renge büründü ve telifsiz uzak doğu müziği çalmaya başladı. Çalan melodi o kadar dandikti ki açık açık vokalin “Çan, çin, çon” dediğini duyabiliyordum.
Sahnenin karşısındaki demir kapı açıldı. İçeriden inanılmaz kısa kot etek ve neredeyse meme ucuna kadar dekolteli pembe bluz giymiş bir kadın, elinde gümüş tepsi, gümüş tepsinin üstünde benim çay setim gelmeye başladı. Ayağındaki çizmelerin takırtısını iğrenç kültürel müziğe rağmen duyabiliyordum. Timsah derisi olmalıydı. Yüzüne bakarsak ya yeni reşit ya da olmak üzereydi. Bu çizmeyi karşılamak için sunucuya elle muamele çekmiş olmalıydı. Veya sunucunun ona muamele çekmesine izin vermiş de olabilirdi. Sunucunun tercihini bakarak anlayamıyordum. Yüzü çok gergindi. Göbeği ise bir duyu taşımıyor, hatta kendini kusturmaya alıştırdığı için yemek bile taşıdığını sanmıyordum.
Neredeyse tamamen çıplak olan kadın sahneye gelip kıçını bize, yüzünü seyirciye döndü. En öndeki izleyiciler göğüslerini görebilsin diye hafifçe öne eğilerek çay takımını bir sağa bir de sola çevirdi. En son dikleşti ve bu sefer kalçasını izleyiciye dönerek oradan da flaşladı.
Yeşil ve beyaz tonlardaki çay takımım o kadar güzel ve narindi ki bu reşit olduğu şüpheli kızın göğüslerine bakmak yerine çay takımına bakıyordum. Kız elindeki takımı bize gösterdikten sonra tekrar kalçasını bize, takımı izleyiciye döndü.
Kadını gören koca götlü uzman hiç ondan beklenmeyecek bir çeviklikle tahtından kalktı, iç cebinden bir mercek çıkardı. Mercekle önce takıma bakarmış gibi yaparak kızın göğüslerini inceledi fakat inceleme o kadar uzun sürdü ki sunucu kadın son nefesini kullanarak öksürdü, uzmanı uyardı. Uzman derin bir uykudan uyanmış gibi titredi ve bu sefer benim on iki parça, altı tabak altı fincan, beyaz yeşil takımımı incelemeye koyuldu. İnci gibilerdi.
Uzman önce fincanı büyük bir dikkatle sol eline aldı. Sağ elindeki mercekle her yerini çok narin bir şekilde inceledi. Kulpu, altı, içi, dış gövdesi, her yerine baktı. Sakince kızın tepsisine koydu ve tabak eline aldı. Tabağı evirdi çevirdi. Merceğini sanki bir gözmüş gibi kullandı.
Tabağı tepsiye koydu, merceğini ceketinin içiyle sildi ve tekrar iç cebine attı. Kalçasını bize, yüzünü seyirciye döndü. Boğazını temizledi “Bu koleksiyon…” duraksadı. Kalbim güm güm atıyordu ya dedem tam bir düzenbazdı ya da milyonerdim. Tüm umudum dedemin askerlik fotoğraflarından kaynaklıydı. Yoksa bu aileye güvenecek değildim.
Uzman bir kez daha öksürdü “Bu koleksiyon… SAHTE!” diye bağırdı.
Sunucu devasa bir kahkaha patlattı, tüm gücüyle kırmızı butona bastı. Tüm izleyiciler, uzman, salak kız, sesçiler, stüdyo ekibi kahkaha atıyordu. Butondan dolayı tüm stüdyoda kırmızı ışık dalgası başladı. Uzman gülmesine ara vererek “Bu ürün her köşede bulunan bir marketten alınmış, eski bile değil.” dedi. “Geçen senenin ürünü bu, kulpun içindeki tarihi de mi görmedin salak herif! En fazla beş-on kâğıt eder bu!”
Salak kız takımın fiyatını duyunca fincanı bana fırlattı. Tüm stüdyo bu harekete gülüyordu. Daha sonra bir fincan daha, bir fincan daha, bir tane de tabak… Kız tepside olan her şeyi bana fırlatmaya başladı. Utançtan ve bana fırlatılan porselenlerden dolayı mosmor kesildim.
yiğit loğman